Çarşamba, Eylül 06, 2017

tadındayız işte


beynimde oradan oraya koşturan düşünce
sancıya ulaştı
oldu işte ağrıyla uyandım
dağınık eşyalar gibi durduğum ev
nereye dönsem o
ey her şeye el veren tetik
ya kudretinden sual edilsin
ya da gel yeniden kaldır ayağa
alacağın olsun dünya, içimdeki ejderi eğittin
başını eğiyor şimdi her ağladığımda
sondum, sonluğumla kaldım
beni vurdun beni başkasıyla vurdun
rüzgarımı aldığında iklimiydim kaldığın şehrin
ses etmedim, sesss etmediiiiim.

gözlerimi kapattığım da uçurumum çoğulum çoğul
esmer bir kıza aşık olmuştum, kara çıktı
anlıyorum şimdi neden?
kaldırıp yakamı sokaklar, kışlar ve kadınlar mı şimdi
yazarken yanılmadım hiç, hangi kelime silah değildi
hangisi sevmedi ki beni
dönüyorum yine, başım sağolsun
hayır, burada sen yoksun
bu sadece ağrı, durup durup piramitleşen bir taş
bir cami, bir deprem enkazından kurtulan nefes
yenildim, yenildiğimden de doğarım
tarih yargılar ve yanıldığımı da yazar

defterler alarak sana geldiğim gün
güller giymiştin sanki
benim gibiydin
benim.

ağrı eylül gibi başlar ben de,
silinmez alınyazım kalacak mı hep böyle?
bilmiyorum, umrum değil
ya tetik
ya güneş arasında sıkıştığım 2000’ler
artık çok daha kendimleyim.
ben ileride belki daha güneşli bir günde
ölümü bir kez daha deneyeceğim.

tadındayız işte o ve ben

o ve ben

Pazartesi, Eylül 04, 2017

ahh

kurduğum kubbeyi yıkanlar oldu. emekle, sevdayla, itinayla yıkanlaaar. onlar için o için ah biriktirdim, öfkem gürz, acılarını etlerine ilikleyecekler. acılarını tenlerinden sökerken zırhları delinecek.

Salı, Mayıs 09, 2017

Bir Kadıköy Hikayesi

Yine yazmayalı uzun zaman oldu değil mi? Hank yazamadığı zamanlarda ayak tırnaklarının çok uzadığından ve bira göbeğinin ayaklarına ulaşmasını engellediğinden bahseder bir anısında... Daktilosuna da piç'le şu sıralar hiç aram yok der. Bizim durum biraz daha farklı gelişti. Bira göbeğim yok bunun yerine six pack yapmış da değilim tabi. Şimdilik kitap okuyorum. Sanki 40 yıl sonra bitecekmiş gibi gelen romanımın arada sayfalarına bakıp ne boktan yazmışım diye küfrediyorum. 
Bunlar tabii ki bazı sıradanlıkların sıraya girmesiyle alakalı. Blog'un adına uygun şekilde aşındırıyorum. Yaşasın Ulus Baker! 

Asıl konuya gelecek olursak. Kadıköy'de yaşayan ve bunu en çok barlarda yaşayan insanların bir listesine ihtiyacım var. Bunlar tabii ki edebiyatçı olmalı. Barlardan kırmızı kart görmüş, daha çok evine kapanmış, sonrasında yine barlara dönmüş tipler. Tip dedim özür dilerim karakterler! 

Çıkarttığım sekiz kişi var. Çoğu dostum abim ya da neyse... Fakat listede ilginçtir hiç kadın yok. Kadınlarla alakalı öneriniz varsa bunları yazarsanız sevinirim. 

Kendinize iyi bakın viskiden vazgeçmeyin. 


mail: arslanbogan@outlook.com 


Salı, Ekim 13, 2015

Bu meydan...


Arkadaşlarımı öldürdüler. Hepsi iyi adamlardı. Oturup çay içsen hesabı ödetmeyen adamlardan. Uzun boylu, tok sesli, emekçi arkadaşlarımı... Beraber işçi grevlerinde işçiler rahat uyusun diye biz uyumaz sabaha kadar gözcülük yapar, polis beklerdik. Gelir ilk bizi döverdi polisler.
İnsanlara zarar gelmesin diye uyumayan arkadaşlarımı katlettiler. Halkını seven, devrimci, azıcık toprak bulsa hemen çiçek diken insanları... Katlettiler.

Ben unutmam. Ben unutmam. Ben unutmam.

Çarşamba, Eylül 23, 2015

Tanrı bazen spor olsun diye mi öldürür?


İnce çocukların hüznü kalın oluyordu o zamanlar. Hala öyle sanıyorum. İlk gençlik yıllarımda deli gibi spor yapıyordum. Basketbol, futbol, atletizm, kürek… Şimdi, “şuradan bir Kadıköy uzatır mısınız?” diyerek uzatılan paraları tip’leyip ‘bi Kadıköy alsana kaptan’ asistleri yapıyorum.
90’lar yine ülke karışık. Ben takımı alıp deli gibi koşturuyorum. Şehrin göbeğinde olduğumuz için daha çok doğal ortamlar seçiyorum. Yokuş, deniz kenarı, orman vs. Takım antrenmanları haricinde yalnız koşmayı seviyordum. En sevdiğim yer tren raylarıydı. Çakıllarla dolu olduğundan koşmak işkence halini alıyordu ama yararlıydı işte. Teknik ve kondisyon açısından önemliydi. Kışın bere eşofman, yazın şort tişört ve raylar. Önemli olan treni karşına almandı. Trene karşı koşmaktı. Böylece daha az tehlikeli olurdu.
On üç yaşımın altını henüz çizmeye başladığım dönemlerdi. İyi işler çıkaracağımı biliyordum. Yetenekliydim. Koşarak halledebilirdim.

O gün olmayacağını anladım. Evden çıkıp sokağın sonuna doğru yürümeye başlamıştım. Birkaç kilometre koşup dönecektim. Bir tren geçti, ben duvarın arkasındaydım, sonra çığlıklar yükseldi. Yine böyle bir bayram günüydü. Tren ileride durmuştu. Bir çocuk küçük bir çocuk bayramlıklarını giymiş, rayların hemen yanında üç tekerlekli sarı kırmızı bisikleti… parçalanmıştı. Annesine yardım etmek için koştum, etrafta çok kan yoktu beden falan da. Çocuğun ağzının bir parçası kalmıştı sadece. Kalanları topladım, küçük dişler… Kadını alıp götürdüler ben de döndüm sırtımı gittim. İşte o zaman bir şeyler değişmeye başladı. Ne zaman oradan geçersem hep aynı yere takılıyordu gözlerim. Benim gördüklerimi Tanrı da görseydi keşke.  
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...