Cumartesi, Mart 06, 2010

cinnet yavrum cinnet


I


2006 Yaz Fındıklı Parkı

İçimizdeki kahkahayı bastırmak oldukça güçtü. Beşiktaş’tan buraya kadar iki kısrak gibi koşmuştuk.
Sanırım bu bir mucizeydi. Arkamızdan ne bize dur diye ihtar çeken resmiyet ne de kurşun yaralarımız vardı.
Gerçi bunlar olsaydı ve şayet kanasaydı ikimizden biri ve tabii ki kendimizi tüketecek planımızda vardı.

O, çocukluğundan beri bu planı yapıyordu. Bense henüz üç aydır bu oyunun bir parçasıydım.

Beyoğlu’nda bir bara oturmuş, biraz ısınmak için sekizinci kanyağımı fondipliyordum.
Saçma bir dergi toplantısı daha etrafımda müzisyenliğiyle övünen bir geri zekalı,
genç bir edebiyat orospusu ve katmerleşmiş bir bokun üzerine konmayı marifet sayan bok sinekleri.
Kendimi ısıtmaya çalışmaktan başka ne yapabilirdim ki?

Artık her şey anlamsızlaşmaya ve beni içine alıp kendine benzetmeye başlıyordu.
Bunu ancak salaklar fark edemez ki durum o kadar açıktı.
Karşımda taş gibi bir gerçeklik vardı. Ya bu salak toplantılara katılıp; sanattan dem vurup üçüncü biralarını içtikten sonra sarhoş olmalarını,
ardından ne kadar yalnız olduklarını anlatmaya başlayıp, yedinci biradan sonrada evlerine davet etmelerini bekleyecektim ya da orada kendimle alakalı sorunları çözecektim. Ama bu cıvık sohbetler arasında zihnimi okuyamıyorum.
Tanrım! Ne istiyor olabilirim? Derdim ne? Çok ukala değilim, çok efendi de olmayacağım.
Neden buradayım bunun bir açıklaması yok.
Neyin peşinde koşuyorum, gövdemi hareket ettiren beynim patlayacak gibi, bu hemen olsun, buna bende yardımcı olabilirim.

Müzik değiştiğinde kendimi biraz daha rahatlamış hissettim.
“Radiohead - In Rainbows” olmalı bu evet, bu, o sakin piyanonun sesi.
Masanın altındaki bacaklarımı ellerimle sıkmış olduğunu anladığımda artık çok geçti.
Bacaklarımı morartmış olmalıyım. Bu gecenin hatırası olarak birkaç gün sonra bakarım.
Şimdi önemli değil. Birkaç gün sonra değerini yitirecektir.
Hücrelerim hala sağlam ve dayanıklı keşke onlar gibi sağlıklı olabilseydim.
Uzun zamandır birayla besleniyorum. Üstelik keyfimde yerindeydi tek sorun, Jack’le sabah kahvaltımı yapamadığım her güne lanet okumamdı.
Onun haricinde her şey normaldi ve hala yaşıyordum.
Kendimi kandırmadan yaşıyordum. Yarın ne olacağı umurumda bile değil.
Diğerleri bunun için can çekişiyor ağlıyorlar ve bir günde tonlarca mendil tüketip, binlerce ağacın katili oluyorlardı.
Romantizmin bokunu çıkarmak buna denir. Mantık işlediği zaman hemen her şey durur.
Ağlama, gülme, hatta insan öldürmenin anlamı bile kalmaz.
Çok mantıklı olanlar ya elindeki silahı karşısındakine kaptırıp ceset olur ya da seri katil.
Bunlardan birini seçmeniz gerekir. Mantık sadece plazalara kat çıkmanıza yarayan, kariyer için gerekli olan şeylerden birisidir.
Mantıklı insanlar bunu yapar. Organize olur ve hayatı bu kolektifte yaşar. İş ev içip sevişme vs.
Bende istiyorum kaygısı çok öncesinde kaldı artık onu unuttum bile, biliyorum ki milyarlarca insanın kurduğu bu düş, ya da gerçeklik benim çok uzağımda…

Tanrım ne istiyorum?

Bu hayatın bir anlamı veya bir sonu olmalı.
Kendi başlangıcını bilip sona erdirememek ne ahmakça, ne salakça, ne kısa devre bir durum.

İstediğim şey, bunlarla yaşamamak tek bildiğim şey bu.

Ama bir şey değiştirecek bunu, bunu biliyorum.
Bu düşüncelere biraz akıl olacak daha atik biri çıkacak ve beni sarsarak kendime getirecek.

O, işte yani bir insanı öldürmek ve onun kayan gözlerini izlemek bundan haz almanın bir anlamı olacak birisi olacak…

devamı yarına...


II


Bar kapandı. İçtiklerim boşuna gitmek üzere ve dışarısı kutup gibi. Kanyak yerine asitle ısınmak aklımdan geçiyor. Bu çok yakıcı, zevkli de değil üstelik.
İstiklalin kalabalığına karışma vaktimin geldiğini anladım.
Dışarı çıktığımda bir köpeğin kıvrılıp yattığını gördüm sırf o mutlu olsun diye başını okşadım ve grileşmiş dişlerini gösterip saçma işlere kalkışmamam gerektiğini söyledi. Keşke insanlarda bu kadar iyi niyetli olsa diye düşünmeden edemedim.

Yolu bulabilirsem arkadaşıma gideceğim. Öylesine kalabalık ki bu cadde, sürekli birilerine çarpıyorum.
Çıkacak olası bir kavgada tek haklılık payım sarhoşluk, mahkemelik olursam bu aleyhte kullanılacak bir koz.
Bu yüzden adalet istiyorsanız geneleve gidin!
Orada sizi dinleyecek orospular mutlaka olacaktır. Fakat benim tercihim kavgadan yana ve hiç geneleve gitmedim. Sevmem, belki aile terbiyesi diyebiliriz buna!

Yorulduğumu hissediyorum. Bu dış dünyayla alakalı değil. Günlerce evde pinekleyebilirim. Ama suyu ve elektriği kesmeye gelenlerle nazik konuşmalar yapmak zorunda kalıyorum. Fakat bu akşam buradayım, evimi terk ettim. Gelecek icra umurumda bile değil. Yalnız kalmak istiyordum ve işte şimdi bunu becerdim.
Herkes gitti ve kimse yok. Bu benim seçimim. Kendimi dayayıp şakağıma tetiğe bastım. Her şey yok oldu.
İki gündür durmadan içiyorum ve açım. Açlık hissi çocuklara yakışmıyor bunu biliyorum. En kötüsü de bu zaten… Hangi ulustan olursa olsun tüccarları ve holding sahiplerini sıkıca birbirine bağlayıp tinerci ve şarapçıların insafına bırakmak gerekiyor. İşte gerçek adalet buna denir. Diğerleri safsata.
Acı insanı kendisine getirir. Bundan daha güçlü olan şey ise korkudur. O his, kim olursa olsun arkasına bakması gerektiğini yılan gibi fısıldar.
Korku, göze inen perde gibidir. Toplumların tamamı göremediği için korkar, önüne bakmayı akıl bile edemez.

Aklımdan bunlar geçerken bir omuz darbesiyle yumruklarımı sıktım.

-Önüne baksana!

Bir kadın sesi bu kadar kulak tırmalar.

-Özür dilerim ama aradığım kavga senin yüzünden çıkmayacak!

-Deli mi ne?

-Emin ol bunu denemek bile istemezsin!

Arkadaki ses önümden ki silueti unutturdu. Sırtımda bir sıcaklık var hançer mi dersin?

-Sakin ol İnan.

-Sen de kimsin?

-Çok sarhoşsun, bana gidelim.

-Sen de çok ayık gözüküyorsun ama ben seni eve davet etmiyorum.

-Peki, evde içmeye devam edebilirsin. Ya da şurada sade bir kahve içebiliriz.

-Sana gidelim!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...