Çarşamba, Mart 31, 2010

emniyetsiz şerit

Sert bir fren olduğu açıktı. Arabanın arkasındaki bira şişeleri ayaklarımızın altındaydı. Eğilip bir tane daha aldım. Dişimle açtığım şişeden, dolu bir yudum çekip şişeyi uzattım.

Dile ihtiyaç yoktu, tanrının bizi yaratmasına da… Konuşmadan anlaşabileceğimiz suskunluklar vardı. Çünkü kurulan söylenen her şey, bir nokta konulur ve biter. Konuşmak insanın en büyük ayıbı da olabilir. Lakırdılardan öteye gidemez, konuşmanın bir gereklilik olduğu da saçma sapan hurafelerden birisi. Bunu ikimizde biliyorduk.

-Nasıl olsun istersin?

-Fark etmez!

Çocukluğumuz aynı mahallede geçmişti. Sınırları zorlayan şeyler yapıyorduk. Erken yaşta tadını aldığımız uyuşturucuyu bırakmamız, over-dozdan ölenler sebebiyle değil, bir sabah ciddi baş ağrısıyla kalkmamızdı.

Etrafımızdaki kadınlara tutunmayacak kadar zekiydik. Çok konuşuyorlardı, bir şişe Jack’ten sonra her şeylerini verebilirlerdi. Üstünden çok zaman geçti.

Kendi cehennemimize bir kişi daha katılsın istemiyorduk. Zaten cennet diye görülen dünya çok kalabalıktı. Gerçi insanların gözü son yüzyılda biraz daha açıldı ve bu safsataya inanmayacak kadar zekileştiler. Bilmedikleri, keşfedecekleri şey ise; bir ailenin toplu cehennem, yalnız bir insanınsa tekil cehennemini yaşadığı sürece oluşturmasıdır. Bunu bir dahaki yüzyılda anlayacaklar.

Aydınlanma çağını geride bıraktığımızdan beri, mirasyedi durumuna düşen yedi milyar insanın karanlıkta kaldığını ispatlarcasına, pervasız yaşamımıza devam ediyorduk. Evet, yaptığımız şey buydu. Hayatın şahdamarında olmak güzeldi.

Yaşama anlam-değer katmaya çalışmıyorduk. Eski solcuların pos bıyıklarını okşayarak söyledikleri bu lafları çoktan geçmiştik. Yer yer Bakunin’in, Meksika’da yaptıklarını seviyorduk.

Hayat bizi yaşıyordu biz onu değil. Normal yollardan dünyaya gelmiştik. Bir başlangıcımız vardı. Bu, kimliklerimizde yazıyordu. Sonunu bilmeyen insanlardan değildik. Bunu, ölmek üzere olan bir adamın gözlerindeki korkuyu gördüğümüzde anladık. Kendimizi yaşama teslim etmemek için ölümle oynaşıyorduk.

-Benimle evlenmek istiyor.

Siyah Bmw’nin karanlığı yırtan farlarına yağmur düşmeye başlamıştı. Suratına baktım.

-Keşke hiç başlamasaydı.

-Evet, bu gece ıslanacağız.

-Ne iş yapıyor?

-Polis

-Bu, bol bol kurşun demek.

İnce dudaklarının ucu umursamazca gerildi. Bir bira daha açıp.

-Asu sana çok kızacak. Belki diğerleri de… Ama senin için düzenlenen bir parti bu. Keyfini çıkaralım.

Bmw’nin kalbine benzin pompalamaya başlamıştı. Filmli camdan dışarı bakıyordum. Gün ağrıyordu. Etraftaki ağaçlar gittikçe hızlanmaya başlamıştı bile, yirmi saniye sonra hiçbir şey olacaktık. Büyük bir ulumayla tekerlekler boşa çıktı. Arabanın burnu yavaş yavaş yerçekimine boyun eğdi.

-Emniyet kemerini çözdün mü?

-Kesinlikle!

Dünyanın bize verdiklerini iade ettiğimiz için mutluyuz. Bizim partimize gelmeseniz de olur.

cennet ya da .ehennem

bazı filmler sandalyede biter. bazıları ondan sonra belki. sırat ne? denge unusuru sadece ya da hani ruh uçan kaçan birşeydi. herkese arafta yerçekimi hakkı var! dünyadaki rakı cennetteki huri gibi birşey olmalı. mekanize duyguları tetikleryen ayetler, ramazan davulcusunun kapıya gelip para istemesini engelleyemiyorsa, aklıma ilk gelen şey paskalya yumurtası vermeliyiz belki. belki sonrasında bizi bıçaklayabilir. olağan şeyler bunlar. herkes ölümü hak eder. bazıları daha fazla yaşama tutunabilir. maksat moskovada kalır ya da çin çakma bir cehennem de yapabilir insanlığa sırf inanalım diye. belki olabilir beklemekte her daim "yara" var. nasılsa gelecek! ellerimizdedir.

Salı, Mart 30, 2010

boşlukları doldurma cemiyeti

üç beş hadiseden sonra biraz daha büyüdüğümü, biraz daha yalnızlaştığımı biliyorum. çok önemli değil. uzun zamandır evden dışarı çıkmadım ve köklerim ayaklarıma, beynime takılmaya başladı bile... nicedir haber maber izlemiyordum bu akşam izledim ve pişman oldum yine izlememeye karar verdim. yayın akışına baktım yüzüklerin lordu varmış. sanki 5 yıl tv izlemesem açtığımda 5 yıl önceki şeyleri izleyeceğim hissi veren karamemetten başkası değil eskiden tutti furittiler vardı dedi ananem onlar daha iyi dedi. -uydusundaki ayarlarla oynadığı için, kanal değiştirirken pornoya rastlamış.-

geçenlerde bir rüya gördüm. biri bıçaklıyor beni ve ölüyorum. hayat bundan ibaret olabilir mi acaba. şimdi bilemiyorum. sanki sanki bir yol var ve o yolun sonunda eskiden tanıdığım birisinin elini sıkmak için elimi uzatıyorum.

sonra uyandım ve burayı ne kadar boş bıraktığımı düşündüm. burayı neden açtığımı düşündüm. sonra bunu unutmaya karar verdim. en iyisi bu. aslında değil. yalan söyledim doğru cümle olamaz yazarken çünkü yazıyorum yazı varken söz olamaz. yalan yazdım daha doğrusu en azından asparagas haber portalları gibiyim.

ha rocky martin eşcinselliğimden gurur duyuyorum demiş. ve yaşasın camia bir yakışıklı daha kazandı. ellerinden öperim. yiğit adammışsın taşıyıcı anneden iki çocuk babası aynı zamanda rocky ve onları düşündüğü için bu açıklamayı geç yapmış. doğa yürürlükte yani... herkes işleyişte... şimdilik.

Perşembe, Mart 11, 2010

10.03.ikibinon

kömür içiriyorlar, serumlar falan, birkaç damar yolu açıyorlar ve tek ayak üstünde beklemek gibi bir duyguya kapılıyor insan. damağımda tırnak yaraları var geçmesini bekliyorum, kapımda kilitler kırıldı geçmesini bekliyorum...

Çarşamba, Mart 10, 2010

ölü

kurumsal bir kimlik gibi yaklaşıp sana; iflas ettim demek değildi niyetim. ölüyorum sevgilim bu hayatı bağışla.

Pazartesi, Mart 08, 2010

x & y

sigaraya gelen son zamdan sonra arkadaşlarımın parmaklarında ciddi sararmalar renk verdi. bende ustalıklı bir tütün sarıcısı haline geldim. hayatıma bodozlama giren bu illet, maliyet hesaplandığında cüzdan kabartan cinsten olmasa bile eksiltmediği de kesin.

tersten bakılınca sağlık sepet falan korunuyor gibi... paketlerin üzerinde jinglaw saw duyuruları falan... öleceksin, ağrılı öleceksin vs. dün iyiydi, oğlanla beraberdim, dostlarla hep beraberim bu üzücü cümlenin devam etme olasılığını kaldırıp bir nokta koyma zarureti(.)

dün bir şeyler kıpırdanıyor sanki diye d.ye sordum. bu zaman alır dedi d. sanırım birkaç forvet cümleyle kıpırdandığı hissi onda da uyandı. şimdi şimdi şimdi. bir şey olmamış gibi durmak mesafe almamak mümkün değil ve yakıcı sorun banka hesabı hala boş ve üzgün... bu akşam k. iskender'in son sekize giren dinletisine gitmeyi planlıyorum. kötü bir plan bu, hep kötü oldu. iyiye çevirmek isteme duygusu daha beter. belki nur ablada gelir şimdi bilmiyorum.

ha birde moda sahili on beş dakika uzaktayken, mutsuzluğu morfin gibi kullanan insanların evde oturma ihtimalini hiç ama hiç aklımdan çıkaramıyorum. bugün değil moda, beşiktaş'ta işim var belki yarın belki yarından da yakın. öptüm canım bir ara "belki" uğrarım.

bu hep ve her zaman zararlı bünyelere iyi gelen parçalardan diye düşündüren şey ne bilmiyorum. ama önermenin doğruluğu aksi gerçekleşene kadar -yani yeni bir parça- doğrudur.


bir de şaşılacak şey doğrusu şu tazminat olayları. içine düştüğümden beri -ki hakkaten düşülüyor'muş- çıkamadım. lanet olsun demek istiyorum tabii parayı aldıktan sonra umarım daha güzel, şiddetli kelimeler kurabilirim. şimdilik bununla yetinmekte yarar var. şirretlerin canı cehenneme.


bir cinnet her şeyi halleder.


video

Cumartesi, Mart 06, 2010

cinnet yavrum cinnet


I


2006 Yaz Fındıklı Parkı

İçimizdeki kahkahayı bastırmak oldukça güçtü. Beşiktaş’tan buraya kadar iki kısrak gibi koşmuştuk.
Sanırım bu bir mucizeydi. Arkamızdan ne bize dur diye ihtar çeken resmiyet ne de kurşun yaralarımız vardı.
Gerçi bunlar olsaydı ve şayet kanasaydı ikimizden biri ve tabii ki kendimizi tüketecek planımızda vardı.

O, çocukluğundan beri bu planı yapıyordu. Bense henüz üç aydır bu oyunun bir parçasıydım.

Beyoğlu’nda bir bara oturmuş, biraz ısınmak için sekizinci kanyağımı fondipliyordum.
Saçma bir dergi toplantısı daha etrafımda müzisyenliğiyle övünen bir geri zekalı,
genç bir edebiyat orospusu ve katmerleşmiş bir bokun üzerine konmayı marifet sayan bok sinekleri.
Kendimi ısıtmaya çalışmaktan başka ne yapabilirdim ki?

Artık her şey anlamsızlaşmaya ve beni içine alıp kendine benzetmeye başlıyordu.
Bunu ancak salaklar fark edemez ki durum o kadar açıktı.
Karşımda taş gibi bir gerçeklik vardı. Ya bu salak toplantılara katılıp; sanattan dem vurup üçüncü biralarını içtikten sonra sarhoş olmalarını,
ardından ne kadar yalnız olduklarını anlatmaya başlayıp, yedinci biradan sonrada evlerine davet etmelerini bekleyecektim ya da orada kendimle alakalı sorunları çözecektim. Ama bu cıvık sohbetler arasında zihnimi okuyamıyorum.
Tanrım! Ne istiyor olabilirim? Derdim ne? Çok ukala değilim, çok efendi de olmayacağım.
Neden buradayım bunun bir açıklaması yok.
Neyin peşinde koşuyorum, gövdemi hareket ettiren beynim patlayacak gibi, bu hemen olsun, buna bende yardımcı olabilirim.

Müzik değiştiğinde kendimi biraz daha rahatlamış hissettim.
“Radiohead - In Rainbows” olmalı bu evet, bu, o sakin piyanonun sesi.
Masanın altındaki bacaklarımı ellerimle sıkmış olduğunu anladığımda artık çok geçti.
Bacaklarımı morartmış olmalıyım. Bu gecenin hatırası olarak birkaç gün sonra bakarım.
Şimdi önemli değil. Birkaç gün sonra değerini yitirecektir.
Hücrelerim hala sağlam ve dayanıklı keşke onlar gibi sağlıklı olabilseydim.
Uzun zamandır birayla besleniyorum. Üstelik keyfimde yerindeydi tek sorun, Jack’le sabah kahvaltımı yapamadığım her güne lanet okumamdı.
Onun haricinde her şey normaldi ve hala yaşıyordum.
Kendimi kandırmadan yaşıyordum. Yarın ne olacağı umurumda bile değil.
Diğerleri bunun için can çekişiyor ağlıyorlar ve bir günde tonlarca mendil tüketip, binlerce ağacın katili oluyorlardı.
Romantizmin bokunu çıkarmak buna denir. Mantık işlediği zaman hemen her şey durur.
Ağlama, gülme, hatta insan öldürmenin anlamı bile kalmaz.
Çok mantıklı olanlar ya elindeki silahı karşısındakine kaptırıp ceset olur ya da seri katil.
Bunlardan birini seçmeniz gerekir. Mantık sadece plazalara kat çıkmanıza yarayan, kariyer için gerekli olan şeylerden birisidir.
Mantıklı insanlar bunu yapar. Organize olur ve hayatı bu kolektifte yaşar. İş ev içip sevişme vs.
Bende istiyorum kaygısı çok öncesinde kaldı artık onu unuttum bile, biliyorum ki milyarlarca insanın kurduğu bu düş, ya da gerçeklik benim çok uzağımda…

Tanrım ne istiyorum?

Bu hayatın bir anlamı veya bir sonu olmalı.
Kendi başlangıcını bilip sona erdirememek ne ahmakça, ne salakça, ne kısa devre bir durum.

İstediğim şey, bunlarla yaşamamak tek bildiğim şey bu.

Ama bir şey değiştirecek bunu, bunu biliyorum.
Bu düşüncelere biraz akıl olacak daha atik biri çıkacak ve beni sarsarak kendime getirecek.

O, işte yani bir insanı öldürmek ve onun kayan gözlerini izlemek bundan haz almanın bir anlamı olacak birisi olacak…

devamı yarına...


II


Bar kapandı. İçtiklerim boşuna gitmek üzere ve dışarısı kutup gibi. Kanyak yerine asitle ısınmak aklımdan geçiyor. Bu çok yakıcı, zevkli de değil üstelik.
İstiklalin kalabalığına karışma vaktimin geldiğini anladım.
Dışarı çıktığımda bir köpeğin kıvrılıp yattığını gördüm sırf o mutlu olsun diye başını okşadım ve grileşmiş dişlerini gösterip saçma işlere kalkışmamam gerektiğini söyledi. Keşke insanlarda bu kadar iyi niyetli olsa diye düşünmeden edemedim.

Yolu bulabilirsem arkadaşıma gideceğim. Öylesine kalabalık ki bu cadde, sürekli birilerine çarpıyorum.
Çıkacak olası bir kavgada tek haklılık payım sarhoşluk, mahkemelik olursam bu aleyhte kullanılacak bir koz.
Bu yüzden adalet istiyorsanız geneleve gidin!
Orada sizi dinleyecek orospular mutlaka olacaktır. Fakat benim tercihim kavgadan yana ve hiç geneleve gitmedim. Sevmem, belki aile terbiyesi diyebiliriz buna!

Yorulduğumu hissediyorum. Bu dış dünyayla alakalı değil. Günlerce evde pinekleyebilirim. Ama suyu ve elektriği kesmeye gelenlerle nazik konuşmalar yapmak zorunda kalıyorum. Fakat bu akşam buradayım, evimi terk ettim. Gelecek icra umurumda bile değil. Yalnız kalmak istiyordum ve işte şimdi bunu becerdim.
Herkes gitti ve kimse yok. Bu benim seçimim. Kendimi dayayıp şakağıma tetiğe bastım. Her şey yok oldu.
İki gündür durmadan içiyorum ve açım. Açlık hissi çocuklara yakışmıyor bunu biliyorum. En kötüsü de bu zaten… Hangi ulustan olursa olsun tüccarları ve holding sahiplerini sıkıca birbirine bağlayıp tinerci ve şarapçıların insafına bırakmak gerekiyor. İşte gerçek adalet buna denir. Diğerleri safsata.
Acı insanı kendisine getirir. Bundan daha güçlü olan şey ise korkudur. O his, kim olursa olsun arkasına bakması gerektiğini yılan gibi fısıldar.
Korku, göze inen perde gibidir. Toplumların tamamı göremediği için korkar, önüne bakmayı akıl bile edemez.

Aklımdan bunlar geçerken bir omuz darbesiyle yumruklarımı sıktım.

-Önüne baksana!

Bir kadın sesi bu kadar kulak tırmalar.

-Özür dilerim ama aradığım kavga senin yüzünden çıkmayacak!

-Deli mi ne?

-Emin ol bunu denemek bile istemezsin!

Arkadaki ses önümden ki silueti unutturdu. Sırtımda bir sıcaklık var hançer mi dersin?

-Sakin ol İnan.

-Sen de kimsin?

-Çok sarhoşsun, bana gidelim.

-Sen de çok ayık gözüküyorsun ama ben seni eve davet etmiyorum.

-Peki, evde içmeye devam edebilirsin. Ya da şurada sade bir kahve içebiliriz.

-Sana gidelim!

boşluk

Şimdi daha anlaşılır. Çünkü dünü zor hatırlar insan.

Derinde kayıp duran kıtalara tutunamama hali. Aklından siktir et demek geçiyor. Bunlar da geçer. Hem sen misin, bir yaşayan? Katlanılmazlık seviyesine gitgide yaklaşma hali, sıkıntılı bekleyişler, boş banka kartları, evde yalnızca terlik seslerine ya da dinledikçe eskiyen ama sevdiğin parçaların ezbere çekilmiş halleri... Bu da geçer demek bazen hiçbir şeyi çözmüyor. Karşılığında yine bir ezber "eco" aynı baş ağrısı gibi. Peki o ne diyor? "Adım at!"

Hayatta karşılığını bulamamış sorular var. Peki bunları neden arayayım ki? Atomun boşluktan ibaret olduğunu, kütle karşısında direncini buradan alıyor olması, varlığımla ondan daha dirençsiz kalmam anlamına geliyorsa, neden aldırış etmeliyim, neden? Bunu benim yerime başkaları da yapabilir.

İnsanın uyku hali, organların dinlenme ihtiyacı, düşünsel vazifeye ket vurma. Düşünmeme, organ faaliyetlerinin yok denecek kadar aza indirgenmesi anlamına da gelebilir. Bu durmaya yakın bir süreç.

Artık uyku uzaklaştı, vücudum soğudu, tenim soluklaştı, göz altlarım morarıyor, az yemek... Posta kutumda beklediğim mail yok. Bunların haricinde, Müren, V. Black ve bununla kendimi tamir etmeye çalışmaktan sıkıldım.

Etrafımdaki her şey dönerken, durma hali çok mantıklı gibi görünse de, mantık hiç işime yaramadı şimdiye dek. Akıllı olduğum söylenebilir ama diğerini kullanmak hep hoşuma gitti. Şimdi durmak gerek sanırım. Her şeyin etrafımdan geçip gitmesini beklemek, daha sonrasında bilerek yalnızlaştırdığım kendimle başa çıkmak. Evet, bu zor olacak. Bu, bir gözlüğe ihtiyacım olduğu gerçeğini değiştirmeyecek. Yazın gelmesi ve bir bankta sabahlama keyfime kimse karışamayacak.
Üstüne titrenen bir adamdan fazlası olduğumu düşünmemi sağlayan şey yine diğerleri, bu fikri zaruri kılan ne? Bunlardan sıyrıldığımda, kendimi bulmak pek zor olmayacak. Belki bunun için duruyorum.

Edebiyattan ve şiirden sıkıldım. Ama piç o kadar kuvvetli bastırıyor ki buna dayanmak mümkün değil. Sanırım bu yıl birkaç ödül daha alıp sonra bir kitap basacağım.
Şöyle de söylenebilir şiir karın doyurmaz, ödüllerse Düşüncan'ın kıracağı fazlalıklardan başka bir şey değil.

Herkesin eyvallahı başka olur ya sabahlara sayın abim sayın ablam. Bir sabah uyandığımda buna karar verip, delikanlıca giderim.
Sıkıldım, sıkıldım, sıktı yani.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...