Pazar, Temmuz 08, 2012

bazıları ve terzi rıza


...O gün bu yaşadığı, sınav stresinden çok, bir cinayetin ayyuka çıkma telaşıydı. Korkunç bir cinayet işlemiş, içindeki vahşi hayvanla ilk kez o gece karşılaşmıştı. Gözbebekleri artık o hayvanınkiydi, pis bir kokusu vardı bunun, adına adrenalin diyorlardı. Kalbi hatırı sayılır şekilde kan pompalamaya başlamış, akciğerlerine bir at kadar hava basıyordu. Kan kokusu, içindeki hayvanın iştahını kabartmış, onun direktiflerine boyun eğmek zorundaydı. O gün içindeki şey babasının kanıyla yıkanmak istiyordu. Necip, yerde yatan adamın son damlasına kadar bu isteği gerçekleştirdi. Kesti, kesemediğini çekerek koparttı, oydu, batırdı… gömdü.
Her şeyden önemlisi henüz hiç uyuşturucu kullanmamış ama bu ”güdü” onun beynini dumanlamıştı. Sanki bir iç beyni daha iç hafızası daha varmış gibi hissetmişti. Bembeyaz bulutların içinden geçiyor, üzerine yatıyor ve ne yaptığını çok net hatırlıyordu.

Türkiye’nin yarısı gibi sınava girdi. Sıfır çeken 45.000 kişi arasında değil de, Türkiye’nin yarısı gibi işletme okumaya hak kazandı. İstanbul Üniversitesi.
O lanet okuldan ayrıldığının farkında değildi. Eve gelip, yaşlı annesi sınavın nasıl geçtiğini sorduğunda “iyi” dedi ve soğuk bir su istedikten sonra on yedi yaşını artık bitirmekte olan Necip yaklaşık yedi kilometre yol yapıp, en yakın tekel bayine girdi.
Tek başına girdiği tekelden sekiz birayla çıktı. Yolu geri tepti. Dik yokuşu çıkıp Mardin şehrini gören en yüksek tepeye ulaştı. Elindeki poşet gittikçe ağırlaşmış, içinde bira yerine taş taşımaya başlamış gibiydi. Enerjisinin son damlasını kullanarak, yıkık surların arasından geçti. Taş blokları bir bir çıkıp Mardin’in ışıklı manzarasına oturdu. Mardin kalesi, hiç umulmadık şekilde kucak açmış, Mardin tüm güzelliğini, zamanında onu koruyan kalesine sunuyordu. Necip, iki güzellik arasındaydı. Işıklı şehre izlemeye koyuldu. İleriden bir çığlık yükseldi. “bir eceyi kesiyorlar” diye heyecanlandı.

Kadınlar, bölgede çok fazla intihar ediyordu. Koca dayağı, geçim sıkıntısı, aşk… ölüm neredeyse sıradanlaşmıştı. İki günde bir camiden yapılan anonslarla ölen kişinin ismi zikrediliyor. Kahvede oturan eşrafta cenaze namazı ve merasimlere göre işlerini ayarlıyorlardı. Gerçi iş denilen şey kahvede oturmaktı, oturmadıkları zaman ya uyuyorlar ya yemek yiyorlar ya da cenazede oluyorlardı.

Mahallenin tabutçusu son yirmi beş yıldır sefalet içinde yüzenlerdendi. Ama “Allah büyüktür “ diyordu. Ölen her merhum ya da merhume için “mekânı cennet olsun” diyerek tabutun çivilerini çakıyordu. Üç yıldır mahallenin zenginleri arasına girmişti. Kapısındaki Mercedes bunu kanıtlıyordu. Arabanın pahalı olduğu sis lambalarından belliydi, kartal gözünü andırıyorlardı. Çok caka satmıştı bu arabayla, mahallenin hanımları tüllerin ardından adamın geliş gidişini izliyorlardı. Aslında bu da kendi işine yarıyordu. Eğer bu kadınlardan biri yakalanırsa, kocası tırnak makasıyla parçalara ayıracaktı kadını. Yani bunun adına küçük bir ticaret ağı denilebilirdi. 
Mardin’in komşu illeri dâhil bir tek bu işi yapan kendisiydi. İşlerinin açılması tabii bir tek intihar vakalarıyla değil, büyük bir ayaklanmanın çıkmış olmasıydı. Devlet tarafından uygulanan Türkiye’yi Kürtsüzleştirme politikaları sonucunda Kürtler devlete kazan kaldırmış, tarih bir kez daha devletle Kürtleri karşı karşıya getirmişti. Sadece silah tüccarları değil, ölenler üzerinden de ticaret yürüyordu. Bu çatışmaların sonucunda ölenlerin boy ölçüleri tabutçuya gönderilir ölçüye uygun tabut ya da tabutlar yapardı. Gün geçtikçe işleri daha sıklaştı yanına bir çırak aldı. Cılız bir çocuktu Nureddin. Küçük yaşta yetim kalmıştı. Önce yetiştirme yurduna oradan da tekrar Mardin’e dönmüştü. Nureddin’i tanıyanların sayısı çok fazla olduğundan, ufak bir yalan söylemiş ve bu dilden dile yayılmıştı. Nureddin aslında dönmemiş, yurttan kaçmıştı. Kısa süre İstanbul’da yaşamaya çalışmış, becerememiş sonrasında da memleketine geri dönmüştü. İş bulmak için birkaç gün önce Rıza’ya gitmiş. Rıza çocuğu süzdükten sonra “tamam bakarız” diye çocuğu yollamıştı. Nureddin tekrar Rızanın yanına uğradığında,  Rızanın alnından terlerin boşalmakta olduğunu gördü. Elindeki çekici kapıp tabutun çivilerini çaktı. Rıza çayını koymuş, çocuğu izliyordu.
-Bunu da yapayım mı?
-Onu önce testereye sür. Tabutun altı olacak. Eğer zemin güçlü olmazsa mevta tabutu yarıp taşıyanların üzerine düşer… Onluk çivi çakılmalı zemine unutma. Onluk.
-Tamam dedi Nureddin.

O gün dört buçuk tabut bitirdi. Birisi Dicle’de boğulan bir çocuğa ait küçük tabutlardan birisiydi. Ama Rıza için büyük ya da küçük fark etmezdi. Önemli olan boyutu değil işleviydi!
Usta çırak ilişkisi ne kadar tulumu varsa giymiş mesai yapıyordu. Rıza gitgide çırağına daha fazla ısınmış, onu eğitmek için canhıraş çabalıyordu. Öğlen arasında her zaman yaptığı gibi şekerlemeye çekiliyor bir saat on beş dakika sesi sedası çıkmıyordu. Şarj olmuş şekilde dönüyordu işin başına. Uyudu kalktı ve aşağıya indiğinde bir çocukla konuşurken buldu Nureddin’i çocuğun eli Nureddin’in yanağındaydı. Nureddin’in yüzü toprağa ensesi gökyüzüne bakıyordu. Rıza bu yabancının ne söylediğini duymaya çalıştı. Dışarıdaki fırtınadan başka bir şey duyamadı. Kendini göstermek için atölyenin ortasına kadar geldi. Uzun boylu sakallı çocuk Rızayı görünce uzaklaştı. Nureddin bitirmek üzere olduğu tabutun son çivilerini çakmak için işinin başına döndü. O gün hiç konuşmadılar. Rıza yatağına uzanıp gördüklerini düşündü. Kimdi bu çocuk, eli neden Nureddin’in yüzündeydi? Huzursuz şekilde uykuya daldı. Ertesi gün dükkân erkenden açılmış, çay demlenmiş, ufak masanın üzerine zeytin, peynir biraz da sucuk kızartması koyulmuştu. Beraber masaya oturup yemeğe koyuldular. Öğlene kadar hiçbir şey konuşmadılar sadece Rıza “ben yukarıdayım” diyene kadar. Çocuğun gözleri mahcup şekilde Rıza’ya dikilmişti.
-Konuşacak bir şeyin varsa yukarıda anlatabilirsin.
-Tamam usta, dedi. Yukarı çıktılar.
Rıza yatağındaki çarşafı düzeltti, Nureddin’e bir yer gösterdi.
-Otur. Anlat bakalım.
Çocuk bir keleş mermisi kadar soğuk anlatmaya başladı.
-Yetiştirme yurdunda tecavüze uğradıktan sonra kızlardan soğuduğunu erkeklerle daha rahat olduğunu anlattı. İstanbul’da yaşlı bir adamın yanında kaldığını, adamla sevgili olduğunu, ilk başlarda güzel sonrasında adamın cehennem hayatı yaşattığından bahsetti.

Bir ara duraladı.

Yaşlı İngiliz özel geceler düzenleyip sevgilisi Nureddin’i diğer erkeklere sunuyordu. Karşılarına, bir elinde viski diğer elindeyse fuları, arada bir zevkten terleyen ağız kenarlarını silip bu ayini izliyordu. Bunu defalarca yapmıştı. Bu yüzden aralarında ciddi tartışmalar yaşanıyordu. Bunun normal olmadığını söylüyordu Nureddin.

-Orospu çocuğunun tekisin. Beni başkalarına siktirip, yaşlı götünü parmaklayacak kadar adisin.  
-Hayatım seni seviyorum. Lütfen beni incitme.
-Senin İngiliz nezaketinin amına koyayım.

Buna benzer tartışmalara giriyorlar, adamın oturduğu Cihangir’deki ev bir anda karışıyordu. Artık bu iğrençliğe katlanamıyordu. Ama aldığı hediyelerle Nureddin’in kadın ruhunu okşayıp akşamında Nureddin’i sikerek, Nureddin’in kendisini sikmesine izin vererek sorunu hallediyordu. Sonra yine muhteşem partilerine devam ediyor ve yine tartışma yine hediye yine sikiş ve gönül alma… Alışmaktan başka çare yoktu. Ya alışacaktı ya da çekip kapıyı gidecekti. Gitmedi, alışmadı da.
Ta ki İngiltere’den gelen oğlu Steven’la karşılaşıp aşık olana kadar. Steven babasına hiç benzemiyordu. Ruhunun derinliklerine işlemeye başlamıştı. Bir gün sinemaya gittiklerinde ilişkileri yüzüne çıkmıştı. Atlas’a pek fazla sevilmeyen bir Fellini filmi gelmişti. Bilet alanların sayısı oldukça azdı. Filmin ilk yarısı bittiğinde seyirci sayısı daha da azalmıştı önlerinde bir çift inatla fellini izliyordu.
Steven “sanırım şunlarda bizden.” Dedikten sonra karşılıksız gülüşmüşler ve ortalık kararmıştı. Nureddin elinin üzerinde bir el olduğunu hissetti birden. Steve baktı. Alt dudağıyla göz göze geldi. Saçlarını düzeltti Steve. Nureddin’in elini alıp fermuarını açıp, dışarı çıkarttığı sikini okşattı. Biraz sonra Nureddin sünnetsiz Steve emmeye başlamıştı. İngiliz başını geriye doğru atıp “God” dedi.
Film bitip ışıklar açılıncaya kadar ağzındaydı Steve.
Eve geldiklerinde yaşlı orospu çocuğu yeni koyduğu viskisine buz atıyordu.
-Evinize hoş geldiniz. Film nasıldı?
Nureddin adamın kirli tırnaklarını süzdükten sonra bir tırnak makası uzatıp.
-Fellini’ye aşığım, film zevkliydi dedi.
O akşam konuştukları gibi saat tam 03:30 da tuvalette buluşup seviştiler. Sabaha karşı evden çıktıklarında yaşlı İngiliz’in cesedi tavanda asılıydı. Kırılmış boynu pek asil gözükmüyordu.
Fellini’yi ikisi de izlememişti.

Dalan Nureddin konuşmasına devam etti.
-İstanbul’da işler pek umduğum gibi gitmedi. Dün gelen çocuğun adı Steve ve beni tekrar İstanbul’a davet ediyor.
-Şimdi sen ibne misin?
Rızaya, anlattığı bunca şeyden sadece ibne misin sonucuna ulaştığı için madalya takılabilirdi.    
-Usta… Evet. Birkaç güne kadar İstanbul’a dönüyorum. Eğer çalıştığım günlerin parasını verirsen… Harçlığım olur, dedi.
Rıza ayağa kalktı çocuğun oturduğu yere ilerledi. Pantolonun altındakini çıkartıp Nureddin’in suratına sürttü. Nureddin ustasına baktı ve önce ağzına sonrada içine aldı.
Rızanın işi bittikten sonra sadece “siktir git” dedi.

Ertesi gün uyandığında dükkanı kendisi açtı. Yaptığı işten suçluluk duyuyordu. Defalarca “Allah’ım beni affet, kendime mukayyet olamadım” diye af dilendi. Öğlen hiç uyumadı. Kalan son tabutun zeminini testereye aldı. Testere tahta parçasının yanında o gün bir de bilek kesti. Rıza eline aldığı bileğiyle Mercedes’in kapısını açıp orada kan kaybından öldü. Allah bu kez affetmemişti.

Necip altıncı birasını açarken beyni dönüyordu. Çığlıkların geldiği yere bakıp gözlerini odaklamaya çalıştı. “Aman ölmeyin, sakın birbirinizi öldürmeyin. Âlim Allah tabutsuz gidersiniz mezara. Bak koca tabut ustası Rıza bile tabutsuz gitti kabrine!” diyerek sayıkladı çığlıklara doğru. Bir sokaktan çığlıklar yükselerek başka bir sokağa saptı. Çocuklar oyun oynuyordu. Eve o akşam sarhoş döndü. Dönen yatağında sadece şunu söyledi.

-Mardin yarın seni terk ediyorum. 

... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...