Çarşamba, Temmuz 18, 2012

Sokak - Öykü


Ahir zaman hanımlarından olan Kumru Fransız terbiyesi almıştı. Validesinin iştirakiyle piyano eğitimi dâhil bir ecnebi sporu olan satrancı iyi oynuyordu. Küçük Kumru'nun yatak odası oturdukları konağın üst katlarındaydı. Konak dışarıdan bakıldığı beyaz bir kuğuyu andırıyor, odalarıysa konağın karakterini yansıtıyordu. Doğu tarafına bakan salon elbette doğu kültürüyle döşenmişti… Yerde İran halıları, duvarlarda Arap yarımadasından alınmış tablolar, küçük sehpaların üzerindeyse Çin vazoları… Matruşkalara develerin eşlik ettiği bir köşe… 

Müsteşar olan babasının ecnebi seyahatlerinin bitmesini iple çekerdi. En üzücü olanıysa babası geldiğinde günlerin su gibi geçip gitmesi ve tekrar ayrılığın zili çalmasıydı. Gideceği günün akşamında herkes hüzünlenir, evde çıt çıkmazdı.
Konak ahalisi sessizlik labirentlerinde yitip giderdi. "Allah korusun ya başına bir şey gelirseydi" Diye düşünülen bu sessizlik merasimlerinin birinde Kumru içinin daraldığını hissedip babasının yanına gitmek için yola çıktı. Çalışma odasında olacağını tahmin ediyordu. Geniş, tahta merdivenlerden tırabzanlara tutunarak indi. Geniş, yüksek duvarlı holden, birkaç kutup ayısı ve pars postunu ezerek yürüdü. Kapıyı aralayıp içeriye göz attı. Babası Sabih Bey yoktu. Oda da in cin top oynuyordu. Oysa bu oyunda ne top ne de skor vardı. 

Geniş olan her şeyi geçip yatak odasına yöneldi. İçindeki "aman Allah korusun" telaşı boncuk terler akıtmaya başlamıştı. Gerçi evin altı hizmetçisinden biri Swetlana, Kumru'nun bu kadar terlediğini görse bulutları güneşin önüne kışkışlardı. Yani o kadar Sweet’lana'ydı. 
           
Küçük sevimli ayak parmaklarının üzerinde, iki minik kedi patisini andıran kulaklarına gelen "oh, ahh, off" seslerine doğru tedirgin şekilde ilerledi. Kapıyı ince parmaklarıyla hafifçe araladı. (Yaşadığı çağda ŞOK adındaki süper market zincirinden haberi bile olmayan Kumru, bu marketle adaş olan ve bir yazım türünde okuyanı heyecanlandırmak için kullanılan klişe kelimenin tam göbeğine düştü. Elbette bundan da haberi yoktu.)
Swetlana yaklaşık yarım yüzyıllık hayatının sonuna yaklaşırken yanında oturan gazeteciye hayatının en kötü gününü anlatıyordu.
“Bir yurtdışı gezisinde Sabih Beyle tanıştık. Beni Türkiye’ye getirdi. Büyük aşk yaşıyorduk evli ve çocukluydu. İki çocuğu vardı. birini hiç görmedim zaten diğeri de evden kaçıp, berduş olduğunu söylediler. Bizi o gün yatak odasında yakala...” Swetlana için önce duvar kaydı sonrada zaman, kayan duvarın üstünde durdu. Gazeteci röportaj almaya geldiği evden ceset fotoğraflarıyla yayın merkezine döndü.

Kumru artık konağa dönemeyecek kadar büyümüştü. On dördüncü yaşını gümüş bıçakla kesmek istemiyordu. Sokaklar cüretkar şekilde sarmaladı, koynuna aldı. Önceleri eski, yıkık, perişan bir binada kalıyordu. Geceleri kendi gibi düşkünlerin çokça uğradığı, şarapların içildiği, günün konusu belirlenip –hep güzel kadınlardı ya da zengin kadınlar- üzerine hayaller kurulurdu. Kahkaha sarıdan siyaha dönen dişlerinin arasından öyle bir çıkardı ki, sokaklar inler, binaların ışıkları yanar, polislere iş çıkardı. Sarhoş oldukları zaman ya kavga eder ya da sızarlardı. Ayık kaldıklarını hiç görmemişti Kumru. Sadece sabah kalktıklarında birkaç saniyeliğine akşamdan kalma kalkıp zeytin peynirin yanında çay bardağına koydukları şarapları içerlerdi. Yolsuzlardı, henüz devlet onlara yol su elektrik sunmamıştı. Susuzlardı, bunun için hep şişeden içerlerdi. Kumru en çok yaz akşamlarını seviyordu. Bu yolu suyu ve elektriği olmayan itilmişler Kumru’nun eline tutturdukları peçeteyle kendilerine hizmet eden bir görevliyi canlandırıyordu. En az bir Parisli kadar Fransızcası iyiydi ve oyunun en çok güldükleri kısımlarıydı Fransızca konuşmalar.

-Fransızca sallamak ne demek?

- Secouer

-Ney

- Secouer

Dil ve gırtlağın ses tellerini hurdaya çevirdiği ağız ve gırtlak oyunlarına Fransızca deniyordu. Fransızların ekonomisine gram katkısı olmayan c harfini q’ya harmanlamak onlara özgü bir şeydi. Dili dönmeyen ayyaşlar takımı, İngilizceye yatkındı Kumru bunu düşünüyordu. Adamlarsa hizmetçi rolüne bürünen kızın ağzından çıkan kelimeleri tekrar ediyor beceremeyince tren yükü kahkaha patlıyordu. Onları eğlendirdikçe kendinin eğlendiğini görüyordu. En büyük dertleri elbette dünyanın da derdiydi. Para. Lidyalılara küfrü basan yedi milyar insan arasında ilk üçe girip madalya şanslarını korumak için ağızlarından düşürmedikleri Lidyalıların anasını avradını zürriyetini… şeklinde devam eden turnuvada Türkiye’yi gururla temsil edebilirlerdi.

Bir sabah Rıfkı uyanmadı. Gitmişti. Zaten karaciğerinde sorun olduğunu söylüyordu. Belki bunun için gitti. Doktor paralıydı doktora gidemedi.

“Tıp” dedi bir gün Rıfkı. “Dertten ölene kanser teşhisi koyacak kadar aptaldır.”
Dertten mi gitmişti Rıfkı dert mi bu insanların üzerinde tırnaklarını bilemeği seviyordu.

Kumru iki adım daha yaklaştı Rıfkı’ya yüzüne baktı. O soru geliyordu. Herkesin beklediği soru.

-Öldü mü?

Öldü dedikleri gün taşındılar. Yanlarına aldıkları birkaç paçavra, bolca eski gazeteydi. Bir şeyi orada bıraktılar. O da Rıfkı’nın nüfus kâğıdı. Giderken göğsünün cebine yerleştirip uzaklaştılar. Rıfkı söylemişti zaten “Ben unutkan adamım. Say ki nefes almayı unuttum, ambulanslar da beni unuttu, hadi aldı diyelim kimim neyim, neyin nesiyim? Hah unutkanım kimlikte yok, napıcak şimdi ambulanstakiler? Sonsuza kadar morgu da işgal edemem, devlet bu, gelir bulur seni taak keser morgun parasını, ben n’apıyorum oh el ense yatıyorum…” Bu muhabbetin devam edeceğini anlayan Cemil “Allah belanı versin” diyip almıştı kimliği.

Bir yandan sokaklar yoksullara kucak açarken diğer taraftan ölüme mahkûm ediyordu. Sokak ve caddeler arasındaki bin yıllık savaşı en iyi bilenlerdi yoksullar. Caddeler de dilenip sokaklarda yatılır, caddelerde şarap parası için sinyal çekilirken sokaklarda içilir, sokaklarda yaptığın şeyi caddede yapamazdın. Caddelerin geniş ışıklandırmaları varken sokakların yoktur. İkisinin kültür farkı vardı. Sokağa holding kurulamazdı aynı kültür merkezlerinin kurulamadığı gibi. Sokak ortasında adam öldürmek kolaydı ama caddelerde değil. Öpüşmek için bile insanlar caddeleri seçerdi. Çünkü sokakta delikanlılar vardı. Sokağın raconu varsa caddelerin takım elbiseli insanları, şatafatlı mağazaları vardı.

Kalacakları yeni yer Cemil’in eski arkadaşlarından birinin eviydi. En son karşılaştıklarında polis arabasına tıkmaya çalışıyorlardı Selim’i. Dev cüssesini arabaya dayamak için var gücüyle çalışan polisler büyük emek harcıyorlardı. Güçlü kollarının ucunda büyük yumruklar balyoz etkisi yaratıyordu. En sonunda başa çıkamayıp vurmuşlardı Selim’i. Dizi giren kurşunla parçalanmıştı. O gün Cemil’de kodesteydi. İkisini aynı hücrede dövdüler sabaha kadar. Selim dayak yerken “Ah be oğlum sen niye atlıyorsun?” Demişti. Cemil’e soru sorması karşılığında iki dişini eline vermişti polisler. “Aldım yüzünüzü aldım orospu çocukları” diyerek tck’nın falanca maddesinin filanca bendine göre memura mukavemet ediyordu. “Dışarıda bu dizin hesabını sorarım size!”

Öbür gün serbest bırakıldılar ve bugün tekrar karşılaşacaklardı.
Kumru içinde iyi olacaktı. Hem artık genç kız olmuştu. Pek evcil değildi ama olsundu. Sokaklar nereye kadardı? Dünyanın sokağı biter miydi? Sokakta yaşamak erkekleri hırsızlığa, kadınları hem hırsız hem de orospuluğa itiyordu. Tarlabaşına geldiler bir sokaktan girdiler pencerelerde erkekadınlar vardı. Cemil’e laf attı biri Cemil göz kırptı. Diğeri aldı mesajı. Kumru o akşam evde yalnız kaldı Cemil sabaha kadar diğerini sikti.
            Selim o gün evden çıkarken tekele evin anahtarı bıraktı ve Cemil geldiğinde anahtarı vermesini söyledi. Babasından kalan evi terk ediyordu. Tekelden çıktığında elindeki siyah poşet tıka basa bira dolu, belindeki silah derisini yırtıyordu. Oturduğu tepede biralarını içti. Her şeyi planlanmıştı. Vurulduğu gün ayı henüz üçüydü bugün haziranın yirmi biri, polisler 12/24 sistemine göre çalışıyorlardı ve bugün görevdeydiler. İçtiği yerde zaten karakola yürüyerek on beş dakika uzaklıktaydı… Son birasını içip silahını kontrol etti ve düştü yola. Akşam haberlerinde son dakika, yarınki gazete manşetlerine yirmi dört punto olacaktı. İlk kez iyi bir şey yaptığı hissiyle tüyleri ürperdi. Karakolu gören bank aynı zamanda denizi de görüyordu. Birini izledi, diğeri için erketeye yattı. Çok geçmeden çıktılar. Genç olan polis çok gençti. Saçlarındaki briyantinden, kemerinin etrafına dizdiği şarjörlerden bir de alyansının olmadığından anladı. Alyansın yerine Osmanlı tuğrası takmıştı. Selim tısladı. “Orospu çocuğu” Diğeriyse sakat dizine kurşun sıkandı. Oturduğu yere doğru ilerlediler. Silahını çıkartıp dizlerinin arasına sıkıştırdı ve bir sigara yaktı Selim. Sanki Marilyn Monroe’yu yatağa atmış gibi sigarayı ilk fırtta yarıya indirdi. Yanından geçen polislerin arkasından yürümeye başladı. Sadece “lan” dedi. Bu “lan’a” dönen polislerin yüzlerine boşalttı şarjörü. Diğerini taktı ve 13 el daha ateş etti. Kalan son mermiyi şakağından beynine yolladı.
            
Cemil ve Kumru’nun hiç bu olaydan haberi olmadı. Hep Selim’i bekleyerek geçti günleri… Günler günleri kovalıyor, yakaladıkça yeni aylar dünyaya geliyordu. Seneler değişiyor takvimlerin arkasındaki günün manisi kısmı değişmiyordu. Okudu, Kumruya da gösterdi birbirlerine bakıp “çok salakça” diyerek boş verdiler. Kahvaltı yaparken huzursuzdu Cemil, suratındaki çizgiler kaşlarının ortasında birleşip gözlerinin etrafında turluyorlardı. Elbette konuşmaya başlayacaktı ama nerden konuyu açacağını bilmiyordu. Kumru şimdilik yirmi beş yaşına basmıştı. Yıllarını sokakta geçirmiş bir kişiye bekaretini vermiş o orospu çocuğu da kendisini aldatmıştı. Memelerini sokak ortasında çıkartıp bunları o çiroza değişiyorsun diye cazgırlık yapmıştı. Çocuk kendine göre haklıydı. Kumru sokak ortasında bu orospuluğu yapmamalıydı. İşte tüm hikâye buydu. Tam yirmi beş yıl geçmişti. Artık ele avuca sığmıyordu, hayatını garanti altına almalıydı, hem Fransızcasını neden kullanmıyordu, tercümanlık yapsaydı, kitap çevirseydi, en azından Fransızca limon satmak ilginç bir fikir olabilirdi. Sonra saçmalık diye düşündü. Bu kız bana zaten yük dedi, durdu aklına giren şeytanı çıkartacak kadar delikanlıydı, çıkarttı. Önce öksürdü, Kumru “Su vereyim mi?” dedi.
Adam sertçe bir kez daha öksürdü ve ardından hemen baban dedi, baban dışarıda seni bulmuş. Yanında iki takım elbiseli adam var. Ekmek almaya giderken benim yanıma geldi. Seni aramış şimdiye kadar. Bunları bir çırpıda söyledi ve dolaptan soğuk bir şarap çıkarttı. İç diye kıza şişeyi uzattı. Şişe yarılandı. Yak dedi yaktı. Nefes aldı sigarasından. Devam etti.

-Belki senin için hayırlısı budur.

“Hayrını sikeyim Cemil abi.” diye düzeltti adamı. 
“Benim hayatım neden sokaklarda geçti abi, bunu defalarca sordunuz, evden niye kaçtığımı, neden geri dönmediğimi? Ben daha yedi yaşıma girmeden üç dil biliyordum, sıçtığımız tuvaletin vanaları bile gümüştü, altın kaplama bir dünyada büyüyordum. Bunlar neden terk edilir abi? Bilmiyorsun, ben anlatayım. Sadece sıkıcıydı. Piyano derslerinin canı cehenneme, konakların, yalıların, iş seyahatlerinin, holdinglerin… abii,  yaşadığımız çağda aç çocuklardan tanrı göremiyoruz. Afrika varken bana yaşattıkları dünya safir kafesti. Bunu fark ettim. Birbirlerinin karılarını sikip akşam yemeklerinde seni seviyorum demelerinden sıkıldım. Çocuk doğurup hizmetçilerine sırf memeleri sarkmasın diye emzirmelerinden nefret ettim. Onların pahalı eşyalarından, eşyaların değerinden, borsalarından, haberlerinden, televizyonlarından, hayatlarında sıradan şekilde yapabildikleri tek şey sıçmak. Ne kadar becerikliler, ne kadar soylu ve asiller. Nezaketini siktiklerim. Cemil sadece dinledi. Haklısın diyebildi. 

Açlardan Allah’ı göremez olduk. O da kendini unutturmak için bizleri yaratmış olmalı.

Pencerenin tülünü açan Cemil aşağıya bakıp kafasını iki yana salladı ve perdeyi kapattı. Dolaptan bir şişe daha çıkardı. Hava kapalıydı ve bir şey görünmüyordu.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...