Pazartesi, Aralık 03, 2012

Kırk yıl mı, kırk katır mı, kırk satır mı?

Ceketimin astarı yırtık bunu düşünüyorum. Ya vestiyer varsa, ya ceketimi isterse, astar!
Yanımda eşim; deri, kahverengi çizmeleri bordo elbisesi ve kahverengi deri ceketiyle yanına hiç yakışmadığımı düşünüyorum. Evde parlattığım biralar şimdi anlımda tomurcuk tomurcuk ter. Minibüsle gittiğimiz müzeye biliyorum ki cipleriyle gelen artist, aktris, yazar camiasının ileri gelenleri ve bolca içki. Umarım bir tanıdık görürüm diye resepsiyona yürüyoruz, ellerinde i-ped'ler konuk listesine bakıyorlar, ismimizi arıyoruz. "Buyurun" diyorlar. Geçebilirsiniz "Ulaş bey"

Hanım evdeyken halbuki söylemişti. "Şu siyah takımı giy" Evet, takım elbise.. Ama düğün ve cenaze harici takım elbise giydiğimde kefen bir cesede nasıl oturursa bana da öyle oturuyor. Kendimi içinde kaybolmuş hissediyorum. Kadife pantolonum -kahverengi- kirli sarı ceketim ve kazağımla girdiğim yerde dakika bir gol bir sigara bitmiş. Sabancı Müzesindeyim ve sigaram yok! Cılız bir çalışana yaklaşıp sigara alabileceğim bir yer var mı diyorum, omzumda bir el Can Dündar "Pardon diyor geçebilir miyim?" Dedim ya ünlü enflasyonu var. Gözler tabii şu virane İUA yurttaşınızda, sarı ceketli kim bakışları arasında, kızdan aldığım tekelin yolunu tutuyorum. Sigara almam gerekiyor, biraz olsun üzerimdeki gerginliği atmam... O da ne! Kazağıma kuş sıçıyor. Pelte kıvamında küçük bir buzağı sıçmığı kadar sade, gri, beyaz. Kime sıçacağını iyi biliyorsun aferin! Neyse bir tekel bulup sigara alıyorum dönüşte kırmızı halının üzerinden geçerken kameramanlar coşuyor, bir poz alabilir miyiz? Elbette hayır!

Tekrar eşimin yanına dönüyorum içimde dayak yemiş çocuk sürüleri. En dip tarafa geçip insanları izliyor ve içiyoruz. Şarap güzel fakat kesmiyor, rakı alıyorum. İyi bu. Güzel! Bir tane daha bir tane daha... Kırkıncı yılımızı kutlamak için misafirlerimizi salona davet ediyoruz anonsları arasında giriyoruz. Bakanları şimdiye kadar hiç alkışlamadım. O akşamda öyleydi. Kültür bakanı çıktı vasat bir konuşma yapıp ortalama alkışını aldı. Müzik diledik güzeldi. Tekrar dışarı çıkıp, ciğerlerimizi biraz daha sigara ve havayla doldurduktan sonra boğazımızı yeniden ıslatmaya koyulduk. Yavaş yavaş kafayı buluyordum ve beni geceye davet eden editör arkadaşı aradım, zaten kendisi arkadaşlarıyla az ileride eğleniyordu. Telefonu açtı. Tam arkandayım dedim. Oturdu tanıştık birkaç tanışma cümlesinden sonra, çok çalıştığından dem vurdu. 13 saati geçen mesaisinden bahsetti. Sanatla bu kadar ilgilenmek insanı hasta eder diye kafamdan geçirdim. Zaten kız yorgundu. Kalkıp eğlenmeye ihtiyacı vardı. "İzninizle" deyip ayağa kalktı. "Bol bol içmelisin bunu hak ediyorsun" dedim, gülüştük.

Az ilerimizde Adalet Ağaoğlu onun arkasında Enis Batur ve nice çınarın gölgesinde içmek güzeldi.
Tabii kafayı bulup dışarıda 15 kişiye saldırma girişimim olmasaydı.

Tanrının kötü çocuklarına o gün iyi oldukları için teşekkür borçluyum.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...