Cumartesi, Temmuz 28, 2012

Akköy dergisine Kadıköy meophisto ve seyhan kitap evinden ulaşabilirsiniz.
Bir öykü ve bir şiirim var.

Cumartesi, Temmuz 21, 2012

Rezillik Diz Boyu

1 Bugün gelen postacıya kapıyı açmadım.
2 Gelen kişinin postacı olduğunu bilmiyordum.
3 Postacı beni aradı telefonum kapalı olduğu için açtığımda sadece tanımadığım bir numara vardı
4 Aradım ve arayan kişi postacı olduğunu söyledi
5 Neyle alakalı diye sorduğumda bir koli olduğunu öğrendim
6 Aa tamam anladım teşekkür ederim diye telefonu kapattım
7 Güven abiye telefon açıp, abi Akköy'ü mü gönderdin dedim. O da evet dedi
8 Akköy'ün son sayısında yazdığım şiirde Turgut Uyar'dan dizenin olduğunu söyledi.
9 Bunu nasıl düzelteceğimi bilemedim
10 Diğer sayıya bir yazı ekleyebilir miyiz diye düşünüyorum.

Cuma, Temmuz 20, 2012

Ufak bir duyuru

İki gündür ilginç şeyler yaşıyorum.

Dün itibariyle facebook hesabımı açtım ve dün eve gittiğimde şöyle bir iletiyle karşılaştım. ,


"06 Ankara'dan hesabınıza giriş yapıldı."


Ve bugün

"... Yalova'dan hesabınıza giriş yapıldı. Tanımıyorsanız kutucuğu işaretleyin ve şifrenizi değiştirin!" 


Bir de blog'da hiç beklemediğim bundan iki yıl önce yazdığım yazıların okunması dikkatimi çekiyor. Son iki günden beri bu olayların artması dikkat çekici.


Yakın zamanda sosyal medyayla alakamı kesebilirim.   

Perşembe, Temmuz 19, 2012

Yetmez ama evet meselesi.

Şu yetmez ama evetçilerin kapısını çalıp af edersiniz ama; daha bir ay önce "bir piyaniste piyanosunu sokmaya çalışıyorlardı. Tiyatroculara koca koca salonları, şoförlere boğazın trafiğini, emeklilere kredileri, öğrenciye harçları sokmaya çalışıyorlardı... Memura cop, köylüye kömür, çalışana zam, halka başka bir halkı sokmaya çalışıyorlar."  Demek isterdim.

Kahramanlar.

Kahramanlara acıyarak bakılan bir çağda yaşıyorum. Elimden geldiğince yaşamaya çalışıyorum. Çalışmak bile vasat bir çubuk gibiyken ben onun altından geçen, on dört saat çalışan emektar işçiler tanıyorum. Gidip karılarının koyunlarında ağlıyorlar. Kahramanlara acıyarak bakıyorlar...

Çarşamba, Temmuz 18, 2012

Unutma

Bugün ijler nasıl? Diye sorduğun yere, boş şişeleri götürüp karşılığında ekmek alıyordun. 

Sokak - Öykü


Ahir zaman hanımlarından olan Kumru Fransız terbiyesi almıştı. Validesinin iştirakiyle piyano eğitimi dâhil bir ecnebi sporu olan satrancı iyi oynuyordu. Küçük Kumru'nun yatak odası oturdukları konağın üst katlarındaydı. Konak dışarıdan bakıldığı beyaz bir kuğuyu andırıyor, odalarıysa konağın karakterini yansıtıyordu. Doğu tarafına bakan salon elbette doğu kültürüyle döşenmişti… Yerde İran halıları, duvarlarda Arap yarımadasından alınmış tablolar, küçük sehpaların üzerindeyse Çin vazoları… Matruşkalara develerin eşlik ettiği bir köşe… 

Müsteşar olan babasının ecnebi seyahatlerinin bitmesini iple çekerdi. En üzücü olanıysa babası geldiğinde günlerin su gibi geçip gitmesi ve tekrar ayrılığın zili çalmasıydı. Gideceği günün akşamında herkes hüzünlenir, evde çıt çıkmazdı.
Konak ahalisi sessizlik labirentlerinde yitip giderdi. "Allah korusun ya başına bir şey gelirseydi" Diye düşünülen bu sessizlik merasimlerinin birinde Kumru içinin daraldığını hissedip babasının yanına gitmek için yola çıktı. Çalışma odasında olacağını tahmin ediyordu. Geniş, tahta merdivenlerden tırabzanlara tutunarak indi. Geniş, yüksek duvarlı holden, birkaç kutup ayısı ve pars postunu ezerek yürüdü. Kapıyı aralayıp içeriye göz attı. Babası Sabih Bey yoktu. Oda da in cin top oynuyordu. Oysa bu oyunda ne top ne de skor vardı. 

Geniş olan her şeyi geçip yatak odasına yöneldi. İçindeki "aman Allah korusun" telaşı boncuk terler akıtmaya başlamıştı. Gerçi evin altı hizmetçisinden biri Swetlana, Kumru'nun bu kadar terlediğini görse bulutları güneşin önüne kışkışlardı. Yani o kadar Sweet’lana'ydı. 
           
Küçük sevimli ayak parmaklarının üzerinde, iki minik kedi patisini andıran kulaklarına gelen "oh, ahh, off" seslerine doğru tedirgin şekilde ilerledi. Kapıyı ince parmaklarıyla hafifçe araladı. (Yaşadığı çağda ŞOK adındaki süper market zincirinden haberi bile olmayan Kumru, bu marketle adaş olan ve bir yazım türünde okuyanı heyecanlandırmak için kullanılan klişe kelimenin tam göbeğine düştü. Elbette bundan da haberi yoktu.)
Swetlana yaklaşık yarım yüzyıllık hayatının sonuna yaklaşırken yanında oturan gazeteciye hayatının en kötü gününü anlatıyordu.
“Bir yurtdışı gezisinde Sabih Beyle tanıştık. Beni Türkiye’ye getirdi. Büyük aşk yaşıyorduk evli ve çocukluydu. İki çocuğu vardı. birini hiç görmedim zaten diğeri de evden kaçıp, berduş olduğunu söylediler. Bizi o gün yatak odasında yakala...” Swetlana için önce duvar kaydı sonrada zaman, kayan duvarın üstünde durdu. Gazeteci röportaj almaya geldiği evden ceset fotoğraflarıyla yayın merkezine döndü.

Kumru artık konağa dönemeyecek kadar büyümüştü. On dördüncü yaşını gümüş bıçakla kesmek istemiyordu. Sokaklar cüretkar şekilde sarmaladı, koynuna aldı. Önceleri eski, yıkık, perişan bir binada kalıyordu. Geceleri kendi gibi düşkünlerin çokça uğradığı, şarapların içildiği, günün konusu belirlenip –hep güzel kadınlardı ya da zengin kadınlar- üzerine hayaller kurulurdu. Kahkaha sarıdan siyaha dönen dişlerinin arasından öyle bir çıkardı ki, sokaklar inler, binaların ışıkları yanar, polislere iş çıkardı. Sarhoş oldukları zaman ya kavga eder ya da sızarlardı. Ayık kaldıklarını hiç görmemişti Kumru. Sadece sabah kalktıklarında birkaç saniyeliğine akşamdan kalma kalkıp zeytin peynirin yanında çay bardağına koydukları şarapları içerlerdi. Yolsuzlardı, henüz devlet onlara yol su elektrik sunmamıştı. Susuzlardı, bunun için hep şişeden içerlerdi. Kumru en çok yaz akşamlarını seviyordu. Bu yolu suyu ve elektriği olmayan itilmişler Kumru’nun eline tutturdukları peçeteyle kendilerine hizmet eden bir görevliyi canlandırıyordu. En az bir Parisli kadar Fransızcası iyiydi ve oyunun en çok güldükleri kısımlarıydı Fransızca konuşmalar.

-Fransızca sallamak ne demek?

- Secouer

-Ney

- Secouer

Dil ve gırtlağın ses tellerini hurdaya çevirdiği ağız ve gırtlak oyunlarına Fransızca deniyordu. Fransızların ekonomisine gram katkısı olmayan c harfini q’ya harmanlamak onlara özgü bir şeydi. Dili dönmeyen ayyaşlar takımı, İngilizceye yatkındı Kumru bunu düşünüyordu. Adamlarsa hizmetçi rolüne bürünen kızın ağzından çıkan kelimeleri tekrar ediyor beceremeyince tren yükü kahkaha patlıyordu. Onları eğlendirdikçe kendinin eğlendiğini görüyordu. En büyük dertleri elbette dünyanın da derdiydi. Para. Lidyalılara küfrü basan yedi milyar insan arasında ilk üçe girip madalya şanslarını korumak için ağızlarından düşürmedikleri Lidyalıların anasını avradını zürriyetini… şeklinde devam eden turnuvada Türkiye’yi gururla temsil edebilirlerdi.

Bir sabah Rıfkı uyanmadı. Gitmişti. Zaten karaciğerinde sorun olduğunu söylüyordu. Belki bunun için gitti. Doktor paralıydı doktora gidemedi.

“Tıp” dedi bir gün Rıfkı. “Dertten ölene kanser teşhisi koyacak kadar aptaldır.”
Dertten mi gitmişti Rıfkı dert mi bu insanların üzerinde tırnaklarını bilemeği seviyordu.

Kumru iki adım daha yaklaştı Rıfkı’ya yüzüne baktı. O soru geliyordu. Herkesin beklediği soru.

-Öldü mü?

Öldü dedikleri gün taşındılar. Yanlarına aldıkları birkaç paçavra, bolca eski gazeteydi. Bir şeyi orada bıraktılar. O da Rıfkı’nın nüfus kâğıdı. Giderken göğsünün cebine yerleştirip uzaklaştılar. Rıfkı söylemişti zaten “Ben unutkan adamım. Say ki nefes almayı unuttum, ambulanslar da beni unuttu, hadi aldı diyelim kimim neyim, neyin nesiyim? Hah unutkanım kimlikte yok, napıcak şimdi ambulanstakiler? Sonsuza kadar morgu da işgal edemem, devlet bu, gelir bulur seni taak keser morgun parasını, ben n’apıyorum oh el ense yatıyorum…” Bu muhabbetin devam edeceğini anlayan Cemil “Allah belanı versin” diyip almıştı kimliği.

Bir yandan sokaklar yoksullara kucak açarken diğer taraftan ölüme mahkûm ediyordu. Sokak ve caddeler arasındaki bin yıllık savaşı en iyi bilenlerdi yoksullar. Caddeler de dilenip sokaklarda yatılır, caddelerde şarap parası için sinyal çekilirken sokaklarda içilir, sokaklarda yaptığın şeyi caddede yapamazdın. Caddelerin geniş ışıklandırmaları varken sokakların yoktur. İkisinin kültür farkı vardı. Sokağa holding kurulamazdı aynı kültür merkezlerinin kurulamadığı gibi. Sokak ortasında adam öldürmek kolaydı ama caddelerde değil. Öpüşmek için bile insanlar caddeleri seçerdi. Çünkü sokakta delikanlılar vardı. Sokağın raconu varsa caddelerin takım elbiseli insanları, şatafatlı mağazaları vardı.

Kalacakları yeni yer Cemil’in eski arkadaşlarından birinin eviydi. En son karşılaştıklarında polis arabasına tıkmaya çalışıyorlardı Selim’i. Dev cüssesini arabaya dayamak için var gücüyle çalışan polisler büyük emek harcıyorlardı. Güçlü kollarının ucunda büyük yumruklar balyoz etkisi yaratıyordu. En sonunda başa çıkamayıp vurmuşlardı Selim’i. Dizi giren kurşunla parçalanmıştı. O gün Cemil’de kodesteydi. İkisini aynı hücrede dövdüler sabaha kadar. Selim dayak yerken “Ah be oğlum sen niye atlıyorsun?” Demişti. Cemil’e soru sorması karşılığında iki dişini eline vermişti polisler. “Aldım yüzünüzü aldım orospu çocukları” diyerek tck’nın falanca maddesinin filanca bendine göre memura mukavemet ediyordu. “Dışarıda bu dizin hesabını sorarım size!”

Öbür gün serbest bırakıldılar ve bugün tekrar karşılaşacaklardı.
Kumru içinde iyi olacaktı. Hem artık genç kız olmuştu. Pek evcil değildi ama olsundu. Sokaklar nereye kadardı? Dünyanın sokağı biter miydi? Sokakta yaşamak erkekleri hırsızlığa, kadınları hem hırsız hem de orospuluğa itiyordu. Tarlabaşına geldiler bir sokaktan girdiler pencerelerde erkekadınlar vardı. Cemil’e laf attı biri Cemil göz kırptı. Diğeri aldı mesajı. Kumru o akşam evde yalnız kaldı Cemil sabaha kadar diğerini sikti.
            Selim o gün evden çıkarken tekele evin anahtarı bıraktı ve Cemil geldiğinde anahtarı vermesini söyledi. Babasından kalan evi terk ediyordu. Tekelden çıktığında elindeki siyah poşet tıka basa bira dolu, belindeki silah derisini yırtıyordu. Oturduğu tepede biralarını içti. Her şeyi planlanmıştı. Vurulduğu gün ayı henüz üçüydü bugün haziranın yirmi biri, polisler 12/24 sistemine göre çalışıyorlardı ve bugün görevdeydiler. İçtiği yerde zaten karakola yürüyerek on beş dakika uzaklıktaydı… Son birasını içip silahını kontrol etti ve düştü yola. Akşam haberlerinde son dakika, yarınki gazete manşetlerine yirmi dört punto olacaktı. İlk kez iyi bir şey yaptığı hissiyle tüyleri ürperdi. Karakolu gören bank aynı zamanda denizi de görüyordu. Birini izledi, diğeri için erketeye yattı. Çok geçmeden çıktılar. Genç olan polis çok gençti. Saçlarındaki briyantinden, kemerinin etrafına dizdiği şarjörlerden bir de alyansının olmadığından anladı. Alyansın yerine Osmanlı tuğrası takmıştı. Selim tısladı. “Orospu çocuğu” Diğeriyse sakat dizine kurşun sıkandı. Oturduğu yere doğru ilerlediler. Silahını çıkartıp dizlerinin arasına sıkıştırdı ve bir sigara yaktı Selim. Sanki Marilyn Monroe’yu yatağa atmış gibi sigarayı ilk fırtta yarıya indirdi. Yanından geçen polislerin arkasından yürümeye başladı. Sadece “lan” dedi. Bu “lan’a” dönen polislerin yüzlerine boşalttı şarjörü. Diğerini taktı ve 13 el daha ateş etti. Kalan son mermiyi şakağından beynine yolladı.
            
Cemil ve Kumru’nun hiç bu olaydan haberi olmadı. Hep Selim’i bekleyerek geçti günleri… Günler günleri kovalıyor, yakaladıkça yeni aylar dünyaya geliyordu. Seneler değişiyor takvimlerin arkasındaki günün manisi kısmı değişmiyordu. Okudu, Kumruya da gösterdi birbirlerine bakıp “çok salakça” diyerek boş verdiler. Kahvaltı yaparken huzursuzdu Cemil, suratındaki çizgiler kaşlarının ortasında birleşip gözlerinin etrafında turluyorlardı. Elbette konuşmaya başlayacaktı ama nerden konuyu açacağını bilmiyordu. Kumru şimdilik yirmi beş yaşına basmıştı. Yıllarını sokakta geçirmiş bir kişiye bekaretini vermiş o orospu çocuğu da kendisini aldatmıştı. Memelerini sokak ortasında çıkartıp bunları o çiroza değişiyorsun diye cazgırlık yapmıştı. Çocuk kendine göre haklıydı. Kumru sokak ortasında bu orospuluğu yapmamalıydı. İşte tüm hikâye buydu. Tam yirmi beş yıl geçmişti. Artık ele avuca sığmıyordu, hayatını garanti altına almalıydı, hem Fransızcasını neden kullanmıyordu, tercümanlık yapsaydı, kitap çevirseydi, en azından Fransızca limon satmak ilginç bir fikir olabilirdi. Sonra saçmalık diye düşündü. Bu kız bana zaten yük dedi, durdu aklına giren şeytanı çıkartacak kadar delikanlıydı, çıkarttı. Önce öksürdü, Kumru “Su vereyim mi?” dedi.
Adam sertçe bir kez daha öksürdü ve ardından hemen baban dedi, baban dışarıda seni bulmuş. Yanında iki takım elbiseli adam var. Ekmek almaya giderken benim yanıma geldi. Seni aramış şimdiye kadar. Bunları bir çırpıda söyledi ve dolaptan soğuk bir şarap çıkarttı. İç diye kıza şişeyi uzattı. Şişe yarılandı. Yak dedi yaktı. Nefes aldı sigarasından. Devam etti.

-Belki senin için hayırlısı budur.

“Hayrını sikeyim Cemil abi.” diye düzeltti adamı. 
“Benim hayatım neden sokaklarda geçti abi, bunu defalarca sordunuz, evden niye kaçtığımı, neden geri dönmediğimi? Ben daha yedi yaşıma girmeden üç dil biliyordum, sıçtığımız tuvaletin vanaları bile gümüştü, altın kaplama bir dünyada büyüyordum. Bunlar neden terk edilir abi? Bilmiyorsun, ben anlatayım. Sadece sıkıcıydı. Piyano derslerinin canı cehenneme, konakların, yalıların, iş seyahatlerinin, holdinglerin… abii,  yaşadığımız çağda aç çocuklardan tanrı göremiyoruz. Afrika varken bana yaşattıkları dünya safir kafesti. Bunu fark ettim. Birbirlerinin karılarını sikip akşam yemeklerinde seni seviyorum demelerinden sıkıldım. Çocuk doğurup hizmetçilerine sırf memeleri sarkmasın diye emzirmelerinden nefret ettim. Onların pahalı eşyalarından, eşyaların değerinden, borsalarından, haberlerinden, televizyonlarından, hayatlarında sıradan şekilde yapabildikleri tek şey sıçmak. Ne kadar becerikliler, ne kadar soylu ve asiller. Nezaketini siktiklerim. Cemil sadece dinledi. Haklısın diyebildi. 

Açlardan Allah’ı göremez olduk. O da kendini unutturmak için bizleri yaratmış olmalı.

Pencerenin tülünü açan Cemil aşağıya bakıp kafasını iki yana salladı ve perdeyi kapattı. Dolaptan bir şişe daha çıkardı. Hava kapalıydı ve bir şey görünmüyordu.  

Kadavraya Neşter

ORGAN denilince aklınıza ilk gelen şey, toplumun gelişmişlik düzeyiyle alakalıdır.

Salı, Temmuz 17, 2012

Bir zamanlar figan en güzel kelimemdi şimdi ulan!

5. kırmızı tuborgu açtığımda anladım, ufak bir ayrıntıydı kainat ve döndüğünü ancak 7. kırmızıdan sonra fark edebiliyordum. Yüzümün üstüne yapılmış kalın iki sosisi andıran dudaklarımla kainata tısladım.

"Varlığını sikiyim!"

Sabah ezanı okunuyordu, bir kedi koşarak beni geçti. Ben duruyordum, dünya dönüyordu, sigaraya zam gelmişti, son sigaramı yakmam gerekiyordu... Kafamı çarptığım kaldırımdaki kanı sildim. SON yazan bir filmden çıkacak hissiyle ayaklandım, beyaz gömleğimin sol tarafı perişan olmuştu. "Terörist gömleğim" dedim, terörist solum, terörist sol şeritler akmayan tek şeydi. İşlemiyordu, tıkanıktı.
Ve ben evimin anahtarını son koyduğum yeri hala hatırlamıyordum. İşe gitmeme "saat! saatim, nerede?" Çalmış olmalılardı.
Hırsızlar zamanı çalacak kadar kudretliydi anladım.

***

Şehir uyanırken ben, paslı bir tren gibi raydan çıkmış yürümeye çalışıyor ve kanıyordum.
Kimse kimseyi anlamıyordu. Anlamı yoktu bu çağda ölmenin.
Gömüp gidiyorlardı.
Çağ; cilalı rezidınslardan geçilmez durumdaydı, bense hepsini ateşe vermeyi düşünüyordum...

Becerebileceğim en iyi şey sarhoş olmaktı oysa... Adam gibi bir kadını bile sevemiyordum. Elim eline dokunduğunda histen çok hır ayyuka çıkıyor. Terk edildiğim için şiir yazıyor, yazmak için yeni kadınlar arıyordum. Ama biraz daha büyümüştüm ve bıraktım bu acemi çapkınlık girişimlerini otuz bir çekmeye devam ettiğim için rahattım. Bir el kaç işe yarar biliyorsunuz?

***

Albayım, ben size bir silah getirdim ki, dünyadaki savaşları sikip, sınırlarını çizdiğiniz şu göt dünyada küçük barışlar yaratacağım.

Kadıköy kafası

Duvar sanatı

Eroin Güncesi ve Kanat Güner



Önce kanatın bir yazdığıyla başlayalım. Bu arada bilmeyenler için not Kanat altın vuruş yaparak aramızdan ayrılanlar arasında yerini aldı. Onsuz hayat biraz daha... sanki şey gibi... parmaklarını yanlışlıkla rendelemek gibi, yanlışlıkla yaşıyoruz gibi...

1998 in pislik bir nisan ayında dünyayla bağlantısını kesti. Arkasında Eroin Güncesi adlı kitabını bıraktı Era Yayınları.





“amacım seni üzmek değildi albayım, albayım sana söylüyorum kimse anlamasa da olur hesabıydı benimki, kızmışsın bana bu kadar da hassas olunmaz demiş, bozulmuşsun. toplumca cinnet geçirirken, ben mazeretim de varken biraz depresyona girmişim çok mu albayım? milletvekillerinin birbirini dövdüğü ülkemde ben, kendimden başka kimseye zarar vermeden, ağzıma kırmızıbiber sürülme korkusu olmadan, şeytanın tırnaklarımı yiyemeyeceğini bilerek iki satır şımarmışım, yine mi hatalıyım albayım…

millet ben sigara bile içmiyorum diye zırıl zırıl ağlayıp sonra kokainman çıkıyor, ben her deliğe burnumu soktuğumu itiraf edip dürüstlüğüme saygı beklerken şamar oğlanı oluyorum. kendi kitabını sokakta zabıtalarla kovalamaca oynayarak satan tek yazar benim, eroinmanlığımla övünmüyorum ama kitabımla gurur duyuyorum. tanrılar senin kadar dürüst olsaydı peygamberlere gerek kalmazdı dedi biri, onore oldum. akbaba medyaya takmamaya karar verdim, evime döndüm albayım, ben yokken polis beni aramış, geçen yaz bodrum’a giderken otobüste fenalaşıp akhisar’da apar topar hastaneye kaldırılmıştım, o kargaşada çantamı kaybettim, bulmuşlar içinde de bir parça esrar varmış, ifademi aldılar senin mi diye sordular, ne diyeyim albayım? uyuşturuculara keyif verici maddelere bir süre yüz sürmemeye karar verdim, onun yerine boncuklardan üzüm yapacağım veya sabundan heykeller, annem öyle istiyor albayım, ama içimdeki ses çişini yapacaksın popon kuru kalmayacak diyor.

direniyorum uykusuzluğa, sosyal cibilliyetsizliğe, cahilliğe, kemik ağrılarına, erken bunamaya, küçük adamlara meydan okuyorum. bütün bu gürültü patırtıdan sonra sonum orhan veli gibi çukurda son bulursa millet bana şeyiyle gülecek diye korkuyorum albayım. yine başkalarının incinmesine, acıtmasına izin vermemeye karar verdim ama benim kararlarım lafta bile kalmıyor ki albayım!... klasik bir teraziyim ben karar veririm, karar veririm, karar veririm… her şey bir yana, bir çift kağıdın varsa bir kıyak yapsana albayım, ben de sabundan kuru fasulye yaparım. veya dolaptan aşırdığım tereyağını veririm, askerlerine yedirirsin.

kapıyı aç ne olur albayım para istemeyeceğim!

şimdiye kadar sayılıdır yazdığım mektuplar ama hep yazmam gereken insanlar olmuştur. ama şimdi mektup yazmak istiyorum, insan yok. bir dostum tanıştırmıştı beni albayımla, çok oldu restleşmeyeli. ama bu kara kutu yine ona açılmalı, o anlar. sürgüne gönderilmiş rus çariçesi gibiyim albayım. giyotine gitmeyi bekleyen fransız devrimcisi. yankinin düzdüğü vietnamlı. osmanlı hareminde harem ağası. çölde gezerken kutup ayısının düzdüğü bedevi. çöpçatanım sağır dilsiz, kötürüm, evde kalmış kız. başımız belaya girer diye kapı önüne bırakılan overdose da canki. gel gör ki ölücem ölücem deyip ölmeyen ölemeyen ölseydi, çoktan unutulacak olan kaşar bir canki... sen de duymuşsundur ölüm haberimi, yok bir şey albayım. birkaç kutu çekip keyiften nefes alamaz hale gelince, alverollerle gri hücrelerin kapışması sonucu keyif veren bally yüzünden medya maymunu oldum. hastaneye kaldırıldım, istediğim biraz oksijendi, bağımlı dediler, hastaneden hastaneye sürgün ettiler. hiçbiri almadı. polisler aldığı yere geri bıraktı. polis bıraktı gazeteciler bırakmadı. kapının önündeki bir takım medya, kardeşimin okula gitmesine engel oldu. aileme verdiğim zarara, vicdan azabına dayanamadım. otele taşındım. ezgin, itilmiş, kakılmış, illegal, yalnız, yanlış insanlar ailem şimdi... yaşlı fahişeler yazık diyorlar bana. sürgün psikolojisi, otel odası melankolisi seni hatırlattı albayım. uzun lafın kısası türkiye'deyim, dişiyim, medya maymunuyum. cankiyim ama küçük adamlara acıyorum. bunlar suç albayım, haydan geldim huya gidiyorum albayım, rahatsızım albayım. kapım vurulana kadar kendimi tuvalete kilitleyeceğim albayım. benim için kendine iyi bak, tüpü açık bırakarak intihara kalkışma; tüp bitiyor, üşüyorsun albayım.”



Bir de Kanat Güner'i eleştiren(!) -ünlemin anlamını okuduğunuzda göreceksiniz- Hekimoğlu İsmail'in yazdıklarına bakın. 

tefekkur
kanat guner

kanat, bir kizin ismi, 1970 yilinda dogmus, tip fakultesinde sekiz sene okuyup, dorduncu siniftan ayrilmis. hatiralarini yazmis: "hepimiz gorunurde iyi aile cocuklariydik; ama bizi cikmaza sokan da bu iyi ailelerimizdi." diyor, kitabinin 33. sahifesinde. babasi ve annesi tahsilliymis, memurmus, aile gecimsizligi ust duzeydeymis. "sigaraya 15 yasimda basladim, ickiyle tanismam cok cok once olmustu, babam sag olsun." (sh. 8) "bazen dusunuyorum da ben annemle babamdan nefret ediyorum galiba. onlari en fazla uzen seyin benim basima gelen kotu seyler oldugunu fark ettigimden beri, kendime zarar vererek onlardan intikam aliyorum." (sh. 29) diyor. babasi solcuymus...
tip fakultesinde okurken hayatini soyle anlatiyor: "ne rezillikler yapmisim tanrim, kendimden utaniyorum, erkan'la kavga edince yine zivanadan cikip, jiletle dudaklarimi parcalamisim, guya sakinlesmisim." (sh. 10)
erkek arkadaslarindan, ickiden, uyusturucudan bahsediyor. iki defa kurtaj yaptirmis. sik sik tanri ve allah kelimelerini kullaniyor. bu kelimeler onun dunyasinda bir aliskanlik veya bir yaratan. amma, hicbir zaman allah'in dinini gundeme getirmiyor. kendisine mudahale eden, hayatimizi duzenleyen allah'a degil, folklorik bir kelimeye inaniyor. "hey millet, ben olmeye karar verdim, niye biliyor musunuz? cunku yasim 27'ye geldi, dayandi, benim gibi kimseler daha fazla yasamamali, allah korusun ya olmeye degil de uremeye karar verseydim..." (sh. 5)
gecen aylarda koluna asiri dozda eroin enjekte ederek, helada can verdi. buna altin vurus diyorlar. yani uyusturucu kullananlar, intihar icin aldiklari son, oldurucu doza "altin vurus" ismini vermisler.
kanat, bir ara namaza da baslamis, annesi babasi bu durumu cok yadirgamislar. oyle insanlar var ki, cocugunun dindar olmasini istemiyor, asiriliklara gitmesini de istemiyor, kendisi gibi olmasini istiyor. peki cocuk, annesini, babasini begenmezse ne olacak?
bakiniz kanat ne diyor: "neden her sey guzel olmaz, yasamak bu kadar guzelken." (sh. 14) ve devam ediyor: "allah beni kahretsin, adi bir entelektuel fahiseyim ben." (sh. 20)
tabii bu kiz da intihar ettiginde camiye getirilmis, cenaze namazi kilinmis ve tabutunun uzerine islami ibareler yazili bir ortu ortulmus...
bu kiz, istanbul tip fakultesi'nde sekiz sene kalabilirken, basortulu kizlarin derse alinmamasi ibretli bir olaydir.
milli egitim'in "milli" kelimesinden ne anladigi merak konusudur. bakiniz kanat, arkadaslarindan nasil bahsediyor: "biz birbirimizi kaybettik mi, kopru altinda, gitarci'da bulusurduk. demek ki suru ruhu bizde varmis. bu yari meyhane, yari bar, kafeden bozma mekanda bir arada olmaya calisiyoruz." (sh. 31) boylesine yasiyanlara herhangi bir yasak getirilmiyor, "gerici" deyince, bazilarinin aklina dindarlar geliyor, acaba turkiye'yi geri birakanlar ne? " hekimoglu ismail Zaman Gzt.

Pazartesi, Temmuz 16, 2012

Sorunsuz yaşamak istiyorsan, nefes almayacaksın

"Sorunsuz yaşamak istiyorsan, nefes almayacaksın" dedim kendi kendime... Nerede bir terslik varsa orayı birinci geçiyorum. 

Madalyamı alıp yoluma, yeni saçmalıklar çıkması için devam ediyorum. Kuşkusuz ligi şampiyon kapatacağım. Bunun için çok yaşadım, çok yenildim. 

Benden başkasına daha çok yakışmayacak ölüm. 

Çalışma masasında güller yok tabi.


Yazıcı işlemediğinde bir sorun var demektir.
Her şey bu masada oluyor işte.

Varlık yıllığı (1984)

1984 yılına ait varlık yıllığı adından da anlaşılacağı gibi bir yılın dökümü yapılıyor.
Edebiyat, tiyatro, sinema, sanat organizasyonlarının değerlendirildiği varlık yıllığına
Toktamış Ateş tam kırk bir sayfa giriş yazısı yazmış ve ülke değerlendirmesi mevcut.  

Derginin tiyatro bölümüyle alakalı sayfalarda gezerken Müjdat Gezen ve
Savaş Dinçel'in komünizm propagandası yaptıkları için hapis cezasına
çarptırıldıkları yazılmış, değerlendirilmiş.

Pazar, Temmuz 15, 2012

Bazıları

 Romanın ilk çıktısı.  


Festivalde bira içemediği için devrim yapabilecek tipler!

DÜN- Sakin geçecek bir gün, yayınevi ile alakalı işleri hallederim sonrasın da eşimi alıp Moda sahilinde çimleri ezerim diye planlıyordum.  Babamda olan kitaplarımı almak için kırımızı bavulumla önce babamın evine gittim. Sağ olsun benim bütün -ki kayıp sanıyordum- Bukowski serimi almış, yatak odasına tepeleme koymuş. Yaklaşık altmış kitap! Gerçek sahibine kırmızı bir bavul içinde döneceklerdi tabii.

Oturduk bir duble rakı ikram etti. Evde tanımadığım yeni tanıştığım birkaç hanımla biraz sohbet ettik. Börek yaptılar yedik, peder bey biraz şekerleme yaptı. Neyse...

Ben sakin bir gün olur diyordum ya, mümkün mü? Twitter'a bir göz attım. Diyarbakır'da Pelvin Buldan vurulmuş. Bileği parçalanmış, Diyarbakır'dan fotoğraflar geliyor. Polislerin sıkıştırdığı insanalar çıplak sırtlarından coplanıyor. S. Demirtaş Toma (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) tarafından sucuk gibi ıslatılmış, binlerce gaz bombası kullanılıyor, hastahaneden fotoğraflar, hastanede polisin darp ettiği(!) yaralılar. Feryat figan insanalar. Ve diğer yandan da gelen twitlere bakıyorum, çoğu arkadaşım, bazılarıyla isim olarak tanırız birbirimizi. Efes pilsen one love festivalinde bira satışı yapılmadığı için özgürlüklerimiz kısıtlanıyor diye ağlıyorlar.

İçtiğim tek rakının etkisiyle Kadir İnanır kadar sertleştim, bildiğin sekter, çatık kaşlı "yakarım ulan buraları" havasına girdim. Neyse ki çabuk atlattım. Haliyle durup düşündüm. Bir tarafta Diyarbakır'da insanların kelle koltukta miting yapmaya çalışması bunun karşılığında devletin, İstanbul, Ankara, İzmir dahil 12.000 ek polis görevlendirmesi... Diğer taraftaysa bizim arkadaşımız, dostumuz aynı camiada kalem oynattığımız kişiler, "biram nerede lan, bu nasıl ülke" diye serzenişleri.

Bu sorunu daha öncede değişik platformlarda dile getirdim. Baskının ortak mülküyeti, ACI;  yoksulların ve yoksulların yanında olanlarındır. Ortak payda baskının yol açtığı acıdır. Fakat bizim acılarımız çok parçalı kırığa benziyor! Bu baskı döneminde acıyı ortaklaştırma çabası yok! Birkaç örnek.

Şehir Tiyatroları Eylemleri: Eli davullu tiyatrocular ki o eylemde ön plana çıkmış olan Fırat Tanış dahil arkasındaki kalabalık. Taksim'i tiyatrolar bizimdir bizim kalacak sloganlarıyla inletti sonra o sikik barlarına çekilip orada eylemlerine gece yarısına kadar devam ettiler. Eğlendiler. Halbuki eylemden hemen sonra içlerinde Rachel Dink'in de olduğu Ermeni yurttaşların 1915 olaylarıyla alakalı eylemi vardı. Katılmadılar. Niye katılsınlar ki? Onların acısı farklı!

Dün, Efes Pilsen One Love: Daha sıcak dünden kalma bir duruş olarak arkadaşlarımız içki içemedi bu kadar olur mu yea! gibisinden serzenişte bulundular. Ha sorun değil mi küçümsüyor muyuz? Elbette değil. Fakat güzel sanatçım benim, senin zaten damarlarında akan şeyi ölçsek aynı benim gibi kanında alkol değil, alkolünde kan bulma ihtimalimiz yüksek. Bunun için ağlayacağına git Kürt kardeşlerin için ağla kan kardeşlerin için ağla, en azından biz burada rahatız hoca, ama Diyarbakır'da insanlar acı çekiyor de ve biraz o boğazından yağ gibi kayan birayı yutkunarak, boğazın düğümlenerek iç. İç ki, içtiğin bokunda bir manası olsun.

Bugün, Ahmet Yıldız: Şu an itibariyle başlamamış bir eylemden bahsediyoruz. Ama sonucunun üstteki iki şıkta olduğu gibi değişmeyeceğinden eminim. Ahmet Yıldız eşcinsel bir arkadaşımızdı, babası tarafından katledildi. Niye homofobi denilen saçmalık yüzünden. Eşcinseller ayakta sadece onlar mı? Daha fazlası da var elbette. Fakat durum şunu gösteriyor ki, bugün Kürt yurttaşların istiklal caddesinde yapacakları basın açıklaması sırasında yanlarında eşcinsellerden kimse olmayacak olursa da çok sınırlı sayıda olacak bu da bir şey! Tam tersi Kürt yurttaşların Ahmet Yıldız için yapılacak basın açıklaması için de geçerli!

Ne demiştik: Baskının ortak mülküyeti, ACI;  yoksulların ve yoksulların yanında olanlarındır.
Gelip bu cümlede kitlenen sorunlarımızı bizden başkası çözemez.

***

Gelelim sakin geçecek Cumartesi günümüze. Twitler vs. derken bir baktım bukowski dolu kırmızı bavulumu babamda bırakmış kendimi Kadıköy-Karaköy iskelesinde buldum. Ayak parmağımda bir acı hissediyorum, bir baktım ayağımda terlikler. Babama giderken giydiğim sandaletimi giymeyi bile unutmuşum, neden? Çünkü Hdk'nın basın açıklamasına yetişmem gerekiyordu. İstiklal'e çıktım incin top oynuyor her yer toma, akrep fakan kaynıyor caddenin yarısından çoğu güvenlik güçleriyle dolu.  Eyleme yetişemedim ya da olmadı.

Fakat refleksim iyiydi. Toparlanıp gitme çabam benim için yeterliydi. En azından, sadece, One Love bir Bob Marley parçası değil benim için.

Dibe Not: Bu arada twitter'da takip ettiğim Ahmet Ümit Kürt Yurttaşlarla alakalı söylemek istediklerini o kadar dolaylı yollardan, o kadar saçma şekilde yapıyorsun ki aklım almıyor. Bu oldu mu şimdi.


Ahmet Ümit:

‏@baskomsernevzat

"Hayatın anlamı nedir?"diye sordu genç. "Bazen direnmektir," dedi Bilge. "Zulme boyun eğmemektir. Hiç değilse mazlumların yanında olmaktır."




Yorumsuz.

Van'dan yorumsuz bir kare. Yılın fotoğrafı gülerek teslim alınır.  

Cuma, Temmuz 13, 2012

Şimdiye kadar yaptıklarını yaparsan, şimdiye kadar yaşadığın hayatı yaşarsın.



O zamanlar yapacak bir şeyim yoktu. Sabah on da içmeye başlıyor sızıncaya kadar devam ediyordum. Hayatımdaki kadınların sayısını unutmuştum. Telefondaki sesten isim çıkartmaya çalışsam da bir türlü tutturamıyordum, ismini bildiklerimle devam ettim bir süre, çünkü yapacak bir şeyim yoktu. Koca boşlukta seyreden ufak bir gezegen gibiydim. Yattığım yatakları hatırlamıyorum, kavga ettiğim orospu çocuklarını hatırlamıyorum. Sanki bu bahsettiğim altı ay boyunca tanrılar kafatasımın içinde neşterlerle birbirine saldırdılar. Onlar benim beynimde birbirlerinin kanını akıtırken benim önümde bacardi şişesi, elimde salak bir tv kumandası sonsuz bir zırvalığın içindeydim… Sabah işe gitmem, akşamsa eve dönmem gerekiyordu. Evlerin tamamı kodesi andırıyor, banklarda yatmak istemediğimden dev ekran plazmanın önünde sızıyor, sonrasında yine işe gidiyordum.

Bu orospu çocuklarına hayatımın on beş yılını verdim. On beş yıl! İnsan neden kendisine böyle bir kötülük yapar? Ev, otomobil ya da adalarda bir tarla için mi? Biliyorum ki; üzerime ev yapılacak olsa tapu dairesinde çok beklettikleri için kavga çıkartıp, memura mukavemetten davalık olurum. Aynı şeyler diğerleri için de geçerli. Otomobil mi, ehliyetsiz ve sarhoş araba kullanmaktan çekinmem. Tarla mı? Evet, gün batımında sadece seyretmesi güzeldir!



O zamanlar yapacak bir şeyim yoktu. 
Şimdi de yok.

Korkulanın aksine iyi gidiyor.

Henry Miller ve Yengeç Dönencesi

"Sahip olduğum her şeyi kaybetmenin, sokaklarda açlık ve polis korkusu içinde yürümenin ne olduğunu bilmekle birlikte, korkunç denebilecek bir şey gelmemişti başıma o güne dek. Tek bir arkadaş bile bulamamıştım henüz, ki üzücü olmaktan çok şaşırtıcıydı çünkü o güne kadar gittiğim her yerde çok kolay olmuştu arkadaşlık kurmak. Ama dediğim gibi, korkunç denebilecek hiçbir şey gelmemişti başıma.

Arkadaşsız da yaşayabilir insan, sevgisiz, hatta parasız bile. İnsan Paris'te sadece keder ve ıstırapla yaşayabilir, bunu keşfetmiştim. Acı bir perhiz gerçi, kimileri için en iyisi belki de. Her neyse, tükenmemiştim henüz. Felaketle cilveleşiyordum sadece."  Henry Miller / Yengeç Dönencesi / Siren Yayınları 
Yengeç Dönencesinin Avi Padro çevirisi olduğunu da ekleyeyim. 

Bu kitabın önemi biyografik nitelikler taşımasıdır ve 1900'lerin ilk yarısında Paris'i resmetmesi. 
H. Miller Paris'e gitmek için vapura binmeden önce cebinde bir cent'i bile yoktur. Arkadaşı son anda yetişir ve Miller'a on dolar verir. Amerikadayken kız arkadaşı "Paris'e gitmelisin" demiştir. Paris'te dostluklar kurar, hatta ömür boyu gülerek andığı arkadaşı Fred'le bu şehirde tanışır. Düşkündür ve Fred, Henry'yi ayağa kaldırır. Beraber yazmaya başlarlar, eğer Fred'in kabul edilmediği bir yayınevi olursa bu kez Henry Miller adıyla yollar... "her şeylerini paylaşırlar." Ta ki Paristen sıkılıp Madrid'e gidene kadar. 

     

Kapitalizm geneleve benzer parası olan parasızı...




Hayatım boyunca azılı bir doğa savaşçısı olmadım. Greenpace'in gemisi gökkuşağı savaşçısı (Rainbow Warrior) atlayıp petrol platformlarına canhıraş şekilde saldırmadım. Bir kedi yavrusu için panter Emel olmadım. "OLMALI MIYIM?" Belki.




Her sabah işe gelmek için Kadıköy Belediyesinin karşısındaki duraktan otobüse binmek için evimden çıkıyorum. Malum havalar sıcak elimde su, kulağımda kulaklıklarım müzik dinleyerek insanların arasına karışıyorum. Sabah saatlerinde durağın içinde -genelde- oturacak yer olmadığından ben de oradaki insanlar gibi yaklaşık 50 cm'lik bir duvarın üzerinde oturup, ağaçların gölgesinde otobüsümü bekliyordum.




Sabah durağa geldiğimizde ağaçların diplerinden kesilmiş olduğunu görünce hangi akla hizmet böyle bir şeye kalkıştıklarını idrak edemedim. . Yanımdaki arkadaşım "budamışlar" dedi. Eğer budamak buysa "kesip, yok etmek" nedir, nasıl oluyor? Ağacı budamakla, ağacı hadım etmek arasında -hadım, doğal gelişimini engellemek anlamında kullanılmıştır- dağlarca fark var.




Evet, onlarca ağacı kesmek; eğer bir yarar sağlayacaksa olabilir üstelik karşıda değilim. Çünkü insanın doğayla savaşımı saçma sapan şekilde ilk varolduğumuzdan beri devam ediyor. Varlık nedenimizin, ilk çıkış noktasını doğayı alt etmek değildir elbette en azından atalarımız bunu kendi ihtiyaçları dahilinde halledebiliyordu. (Bkz. Avcılık toplayıcılık.) Fakat zaman içinde bu toplayıcılık durumu haddini aştığından toplayanlar ve toplayamayanlar şeklinde gelişimini devam ettirmiş. Toplayamayan grup toplayanların himayesine girmiş sonrasında ise sırayla komünal toplumdan, köleci topluma oradan feodalizme ve kapitalizme evrilmiştir toplum bilinci. Ve elbette toplayıcılık şu yüzyılın safiri gibi durmaktadır.




Dünya toplumlarının yaşayışından bu kapitalizm belasına ne denli aşık olduğunu görebiliriz. (Meraklanmayın konu yine ağaçlara gelecek. Konu kaçmış değil) Kendine işsizlik ordusu yaratıp -diğer adıyla ucuz iş gücü- emniyet şeridi oluşturuyor diğer taraftan da vasıflı iş gücü yaratmaya çalışıyor Meslek Liselerinin açıklaması budur.




İnsanların ise nasıl bu çarklar arasında ezilip yok olduklarını değme felsefeciler, sosyologlar vs. açıklayamazken ben buldum! İnsanlar kör oldu ve hiçbir şeyi görmüyorlar. Görmemek değil elbette durum. Görüp aldırmamazlık. Bunu nasıl becerebiliyorlar peki? Bakar körlük. İşte bunu psikoloji açıklayabiliyor. Psikoloji dallarının da kendi içinde 7 ayrı parçaya ayrıldığını söyleyelim. Eğer bir psikolojik rahatsızlığınız varsa bu hastalığa yedi ayrı teşhis koyabilirler. Erken teşhis önemlidir! En azından bize öğrettikleri erken teşhisin önemli olduğuydu. Psikolojinin bile iyi bir açıklamasının yapılmadığı dünya üzerinde insanların yaşayışını felsefe de açıklayamıyor. Kaldı ki insanoğlu felsefeyi filan çooktan terk etti. Hatta gömdü!






Velhasıl kelam. Kıçı kırık bir devlet kurumu adı da "park ve bahçeler..." gidip onlarca ağacı nedenini açıklamadan kesiyorsa -ki doğa, kurumların tekelindeymiş gibi davranmaktır bunun adı-, bu bezirgan davranışlarının (eğer bizi ipliyorlarsa) bir açıklaması olmalı. Etrafa bu açıklamayı görmek için bakındım. Ne gördüm dersiniz. Evet, hiçbir şey! Zaten memleket İsviçre değil Türkiye! Zaten burasıda Bern değil, Kadıköy! Zaten ağaçları kesmişler, alık alık oturan vatandaşın kafasına güneş geçiyormuş geçmiyormuş kimin umurundaki? Bizimkiler dizisindeki "vatandaşa cart curt yok sayın abim" diyen, Aykut Oray abimizden üç tane daha olsa bu işler böyle olmaz sayın abim.




Işık olsun yolun.




* * *






Perşembe, Temmuz 12, 2012

Bir dergi bir yazı.



Bu yazı hafta sonumu perişan etti. Sanırım dört buçuk sayfa yazdım ve iyi bir şeyler çıktı. Hoş oldu.

Girişi şöyleydi sanırım: yaşayanları yazmak, ölenleri yazmaktan daha zor.




Neyse ki bu süreçten alnımın akıyla çıktığımı düşünüyorum. Tanımadığım ve hakkında çok az bilgi sahibi olduğum birisiydi Mehmet Güreli.

Hayal Yayınları, Hayal Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi'nin 42. sayısında; öyküden sinemaya, sinemadan resme ve Mehmet Güreli'nin vazgeçilmezi olan müziğe yolculuğunu yazdım.






En çokta kumsalda yürür gibi...yi.




İçerik:




Hayal Kültür Sanat Edebiyat Dergisi Sayı: 42


Bu yaz Hayal Kültür Sanat ve Edebiyat dergimiz zengin içeriğiyle ve“Yazından Görsele: Uyarlamalar” konulu dosyayla karşınızda. Dosyamızı inceleme yazıları ve soruşturma kısmı olarak iki bölümde sunuyoruz.
Ertan Mısırlı, Fazıl Hüsnü Dağlarca güncesini siz okurlarla paylaşmaya bu sayımızda da devam ediyor.
SöyleşiYorum bölümümüzde ise Yekta Kopan ile son öykü kitabı“Kediler Güzel Uyanır” hakkında konuştuk.
Yaz sayımızın ressamı, ressamlığının yanı sıra yönetmenlik, yazarlık ve müzisyenlik de yapan Mehmet Güreli…

Veysel Çolak’ın hazırladığı Genç Dize bölümümüz sürüyor. Şiirlerinin değerlendirilmesini isteyen yeni şairler; hayald@gmail.com adresine şiirlerini ve özgeçmişlerini, “Genç Dize” ibaresi ekleyerek gönderebilirler.

Son olarak, Mayıs ayında kültür ve edebiyatımız için çok önemli bir ismi kaybettik. Sinema ve tiyatro uyarlamalarıyla ilgili olan bu sayımızda, İtalyan Cumhurbaşkanlığı’ndan “Kültür Şövalyeliği” unvanını alan çevirmen ve sinema tarihçisi Rekin Teksoy’u anıyor, sevenlerine ve ailesine başsağlığı diliyoruz.

Sonbaharda görüşmek üzere, iyi okumalar…






İçindekiler:

Şükrü Erbaş - Şiir


SöyleşiYorum: Yekta Kopan - Tunç Kurt

Abdülkadir Budak - Şiir
DOSYA: Yazından Görsele: Uyarlamalar
Tarık Günersel
Deniz Durukan
Hüseyin Alemdar
Aslan Erdem
Nihan Kaya
Zehra Çelenk
Kemal Çubuk
Duygu Ergun
Gökben Derviş
Dosya Soruşturması:
Selim İleri
Hasan Ali Toptaş
Barış Pirhasan
Mehmet Güreli
Arif Keskiner
Giovanni Scognamillo
Kemal Kocatürk
Taner Birsel
Fikret Hakan
Nihat Ziyalan - Şiir
Ertan Mısırlı - Şiir


Ertan Mısırlı - Dağlarca Günlüğü

Memed Arif B. - Şiir
Ümran Ersin - Öykü
Hüseyin Hatipoğlu - Şiir

İnan Ulaş Arslanboğan
Koş Git Bir de Sen Bak!

Ata Karazincir - Şiir
H. Tuğrul Atasoy - Şiir

Ayşe Görkem Kozanoğlu
Sendeki “Ben” ile Bendeki “Sen”: Tekin Gönenç Şiiri

Yağız Gönüler - Şiir
Sedat Erden - Öykü
İsmail Afacan - Şiir
Genç Dize - Veysel Çolak

Çağrı Çığ Sığırcı - Şiir
Müslüm Çizmeci - Şiir
Dizdar Karaduman - Şiir
Deniz Yalım - Şiir

Şenol Bezci - Çokkare

Çarşamba, Temmuz 11, 2012

abi şu sıralar ne yazıyorsun? sorusuna cevap veriyorum.

Uzun bir senaryo için kolları sıvamayı düşünüyorum - ee düşünme artık harekete geç, iç ses- evet evet.

Kısa diyalog

-abi kız niye böyle
-uzun hikaye, al şundan iç anlatayım.

Dur bunu Zeki Demirkubuz çekti ya la!

Yeniden...

-Rıfkı: Abi çocuğu ne yapacaksın?
-Deniz: Bilmiyorum Rıfkı, ama buralarda kalamayız artık.
-Rıfkı: Abi annesini özleyecek biliyorsun
-Çocuk: Baba.. baba..
-Deniz ... Efendim yavrum efendim çocuuum.
-Çocuk: Kimle konuşuyorsun?
-Deniz: Rıfkı amcanla
-Çocuk: Ama kimse yok ki yanımızda.
-Deniz: Biliyorum evladım. Benden duymuş olma ama sende yoksun!

Deniz insan sesleriyle, siren sesleri arasında Beyoğlu'nun göbeğindeki avm'den uzaklaşarak koşar....

Pazartesi, Temmuz 09, 2012

sarhoş

on yıllık iktidar akşamcıların çanına ot tıkadı. neler yapmadık/yapmadılar ki; moda  sahilinde tayyib'e içiyoruz kampanyalarından tutun, alkolik hareket engellenemez minvalinde gelişen sosyal medya etkileşimlerine kadar. kadıköy'de sokakta içiyorlar diye eli sopalı bir grubun saldırısına maruz kalan yedi kişi de var bu arada. onlardan ses seda çıkmıyor. gerçi doğru, alkoliklerin hafızaları pek iyi değildir.


sorun şu ki, artık içki içecek parayı, bira şişelerini satarak bulmaya çalışan insanlar var. bunlar gün geçtikçe çoğalıyor. bu insanlar sabahtan başlayıp, öğlen sızıp, akşamdan sabaha kadar içer. üstü başı alkol kokar, genelde yüzlerinden alkolik olduklarını anlarsınız.

ben aslında size başka bir durumdan dem vurmak istiyorum. yani tanıdığınız zenginlerle bir konuşsanız da bu insanlara bir el atsak, ben tanıdıklarımla konuşmaya başladım hepsi bana uzaydan gelmiş muamelesi yapıyor, şimdilik! haklılığımı ispatladığım da, hep beraber boğazda rakı içmeye gideceğiz.

ha unutmadan alkoliklerin muhabbeti bir noktaya kadar çok iyidir. yani kafayı bulmaya yakın masadan ayrılmanız, sizin için daha iyi olacaktır. çoğu zaman zararsız, eli açık, insanlardır. yeter ki içkisine dokunmayın. donunu alsanız çıtını çıkartmazlar.









türküye bayılırlar, güzeldir sesleri. yahu al sana aydın boysa bu adamı sevmiyorsan onları da sevemezsin. aynı kafada insanlardır. tatlı tatlı konuşurlar, uzundur muhabbetleri.

şimdi bira almaya gitmeliyim.
seviniz.




bu da benden size, eğer rakınız yanındaysa daha iyi gidecektir.

böyle güzel mi?



yavaş yavaş -yine- insanlardan, girdiğim ortamlardan eski ve yeni tanıştığım insanlardan uzaklaşmaya, kendimi geri çekmeye başladım. dönemsel olarak bunu yapıyorum. birden kendim dahil her şeyden soğuyor, kendimi onlardan itiyorum. iyi de oluyor. kalabalıklardan şimdiye kadar fazlasıyla yara alan ben, eğer kendimi geri çekmezsem o kalabalıkların başına bela oluyorum.




tabii ki kendimi geri çekmemdeki en önemli sebep tanıdığım insanların geri zekalıca düşünceleri, konuşmaları, hatta düşünmemeleri... kendimi dahi anlamazken karşımdaki insanla ilişkiye girmem beklenmemeli.

böyle dönemlerde sinir sistemimdeki boşluk genelde -fazla akıl yormam sonucunda- deprem sayesinde eksik kalan kısımlar doluyor ve bir psikologda buluyorum kendimi. şu sıralar sosyal medya, insanlar, hayvanlar, ölenler, kalanlar, aile her şeyin dışında kalmak istiyorum. bunu ne kadar yapıyorum? yapabildiğim kadar elbette. siyasetinde, kurumlarında, devletinde canı cehenneme... şimdiye dek acıdan başka bir şey uzatmadılar.




neyse...




sadece romanımı bitirip, köşeye çekilmeyi düşünüyorum.

bunun için hızlı yazmalıyım çok hızlı.

Pazar, Temmuz 08, 2012

pardon, afrikanız var mı?


kilidini unutmuş anahtar, çilingir özlemi ve bir kapıdan içeri destursuz girme cesareti
ve oluyor öyle bir anda gece
geyikli…

ben seviyorum tanrısız yaşamayı, sigara yakıyorum şu dünyaya, fitilin var mı? Biraz acısı olsun diye mutluların var mı acaba ateşiniz? lütfen afrika uzat bana.

sönmek üzere kurulmuş cehennem
kimse istemiyor aslında, önce istemiyor ölmeyi, sonra istemiyor cehennemi
hep kalanların düşü ”mekanı cennet olsun” billboard gibi asılı ruhta
sonra bira almaya çıkıyoruz ki, çıkmak iyidir kaldığın evden
taşınmak, o ruhtan diğerine
acı. 

bazıları ve terzi rıza


...O gün bu yaşadığı, sınav stresinden çok, bir cinayetin ayyuka çıkma telaşıydı. Korkunç bir cinayet işlemiş, içindeki vahşi hayvanla ilk kez o gece karşılaşmıştı. Gözbebekleri artık o hayvanınkiydi, pis bir kokusu vardı bunun, adına adrenalin diyorlardı. Kalbi hatırı sayılır şekilde kan pompalamaya başlamış, akciğerlerine bir at kadar hava basıyordu. Kan kokusu, içindeki hayvanın iştahını kabartmış, onun direktiflerine boyun eğmek zorundaydı. O gün içindeki şey babasının kanıyla yıkanmak istiyordu. Necip, yerde yatan adamın son damlasına kadar bu isteği gerçekleştirdi. Kesti, kesemediğini çekerek koparttı, oydu, batırdı… gömdü.
Her şeyden önemlisi henüz hiç uyuşturucu kullanmamış ama bu ”güdü” onun beynini dumanlamıştı. Sanki bir iç beyni daha iç hafızası daha varmış gibi hissetmişti. Bembeyaz bulutların içinden geçiyor, üzerine yatıyor ve ne yaptığını çok net hatırlıyordu.

Türkiye’nin yarısı gibi sınava girdi. Sıfır çeken 45.000 kişi arasında değil de, Türkiye’nin yarısı gibi işletme okumaya hak kazandı. İstanbul Üniversitesi.
O lanet okuldan ayrıldığının farkında değildi. Eve gelip, yaşlı annesi sınavın nasıl geçtiğini sorduğunda “iyi” dedi ve soğuk bir su istedikten sonra on yedi yaşını artık bitirmekte olan Necip yaklaşık yedi kilometre yol yapıp, en yakın tekel bayine girdi.
Tek başına girdiği tekelden sekiz birayla çıktı. Yolu geri tepti. Dik yokuşu çıkıp Mardin şehrini gören en yüksek tepeye ulaştı. Elindeki poşet gittikçe ağırlaşmış, içinde bira yerine taş taşımaya başlamış gibiydi. Enerjisinin son damlasını kullanarak, yıkık surların arasından geçti. Taş blokları bir bir çıkıp Mardin’in ışıklı manzarasına oturdu. Mardin kalesi, hiç umulmadık şekilde kucak açmış, Mardin tüm güzelliğini, zamanında onu koruyan kalesine sunuyordu. Necip, iki güzellik arasındaydı. Işıklı şehre izlemeye koyuldu. İleriden bir çığlık yükseldi. “bir eceyi kesiyorlar” diye heyecanlandı.

Kadınlar, bölgede çok fazla intihar ediyordu. Koca dayağı, geçim sıkıntısı, aşk… ölüm neredeyse sıradanlaşmıştı. İki günde bir camiden yapılan anonslarla ölen kişinin ismi zikrediliyor. Kahvede oturan eşrafta cenaze namazı ve merasimlere göre işlerini ayarlıyorlardı. Gerçi iş denilen şey kahvede oturmaktı, oturmadıkları zaman ya uyuyorlar ya yemek yiyorlar ya da cenazede oluyorlardı.

Mahallenin tabutçusu son yirmi beş yıldır sefalet içinde yüzenlerdendi. Ama “Allah büyüktür “ diyordu. Ölen her merhum ya da merhume için “mekânı cennet olsun” diyerek tabutun çivilerini çakıyordu. Üç yıldır mahallenin zenginleri arasına girmişti. Kapısındaki Mercedes bunu kanıtlıyordu. Arabanın pahalı olduğu sis lambalarından belliydi, kartal gözünü andırıyorlardı. Çok caka satmıştı bu arabayla, mahallenin hanımları tüllerin ardından adamın geliş gidişini izliyorlardı. Aslında bu da kendi işine yarıyordu. Eğer bu kadınlardan biri yakalanırsa, kocası tırnak makasıyla parçalara ayıracaktı kadını. Yani bunun adına küçük bir ticaret ağı denilebilirdi. 
Mardin’in komşu illeri dâhil bir tek bu işi yapan kendisiydi. İşlerinin açılması tabii bir tek intihar vakalarıyla değil, büyük bir ayaklanmanın çıkmış olmasıydı. Devlet tarafından uygulanan Türkiye’yi Kürtsüzleştirme politikaları sonucunda Kürtler devlete kazan kaldırmış, tarih bir kez daha devletle Kürtleri karşı karşıya getirmişti. Sadece silah tüccarları değil, ölenler üzerinden de ticaret yürüyordu. Bu çatışmaların sonucunda ölenlerin boy ölçüleri tabutçuya gönderilir ölçüye uygun tabut ya da tabutlar yapardı. Gün geçtikçe işleri daha sıklaştı yanına bir çırak aldı. Cılız bir çocuktu Nureddin. Küçük yaşta yetim kalmıştı. Önce yetiştirme yurduna oradan da tekrar Mardin’e dönmüştü. Nureddin’i tanıyanların sayısı çok fazla olduğundan, ufak bir yalan söylemiş ve bu dilden dile yayılmıştı. Nureddin aslında dönmemiş, yurttan kaçmıştı. Kısa süre İstanbul’da yaşamaya çalışmış, becerememiş sonrasında da memleketine geri dönmüştü. İş bulmak için birkaç gün önce Rıza’ya gitmiş. Rıza çocuğu süzdükten sonra “tamam bakarız” diye çocuğu yollamıştı. Nureddin tekrar Rızanın yanına uğradığında,  Rızanın alnından terlerin boşalmakta olduğunu gördü. Elindeki çekici kapıp tabutun çivilerini çaktı. Rıza çayını koymuş, çocuğu izliyordu.
-Bunu da yapayım mı?
-Onu önce testereye sür. Tabutun altı olacak. Eğer zemin güçlü olmazsa mevta tabutu yarıp taşıyanların üzerine düşer… Onluk çivi çakılmalı zemine unutma. Onluk.
-Tamam dedi Nureddin.

O gün dört buçuk tabut bitirdi. Birisi Dicle’de boğulan bir çocuğa ait küçük tabutlardan birisiydi. Ama Rıza için büyük ya da küçük fark etmezdi. Önemli olan boyutu değil işleviydi!
Usta çırak ilişkisi ne kadar tulumu varsa giymiş mesai yapıyordu. Rıza gitgide çırağına daha fazla ısınmış, onu eğitmek için canhıraş çabalıyordu. Öğlen arasında her zaman yaptığı gibi şekerlemeye çekiliyor bir saat on beş dakika sesi sedası çıkmıyordu. Şarj olmuş şekilde dönüyordu işin başına. Uyudu kalktı ve aşağıya indiğinde bir çocukla konuşurken buldu Nureddin’i çocuğun eli Nureddin’in yanağındaydı. Nureddin’in yüzü toprağa ensesi gökyüzüne bakıyordu. Rıza bu yabancının ne söylediğini duymaya çalıştı. Dışarıdaki fırtınadan başka bir şey duyamadı. Kendini göstermek için atölyenin ortasına kadar geldi. Uzun boylu sakallı çocuk Rızayı görünce uzaklaştı. Nureddin bitirmek üzere olduğu tabutun son çivilerini çakmak için işinin başına döndü. O gün hiç konuşmadılar. Rıza yatağına uzanıp gördüklerini düşündü. Kimdi bu çocuk, eli neden Nureddin’in yüzündeydi? Huzursuz şekilde uykuya daldı. Ertesi gün dükkân erkenden açılmış, çay demlenmiş, ufak masanın üzerine zeytin, peynir biraz da sucuk kızartması koyulmuştu. Beraber masaya oturup yemeğe koyuldular. Öğlene kadar hiçbir şey konuşmadılar sadece Rıza “ben yukarıdayım” diyene kadar. Çocuğun gözleri mahcup şekilde Rıza’ya dikilmişti.
-Konuşacak bir şeyin varsa yukarıda anlatabilirsin.
-Tamam usta, dedi. Yukarı çıktılar.
Rıza yatağındaki çarşafı düzeltti, Nureddin’e bir yer gösterdi.
-Otur. Anlat bakalım.
Çocuk bir keleş mermisi kadar soğuk anlatmaya başladı.
-Yetiştirme yurdunda tecavüze uğradıktan sonra kızlardan soğuduğunu erkeklerle daha rahat olduğunu anlattı. İstanbul’da yaşlı bir adamın yanında kaldığını, adamla sevgili olduğunu, ilk başlarda güzel sonrasında adamın cehennem hayatı yaşattığından bahsetti.

Bir ara duraladı.

Yaşlı İngiliz özel geceler düzenleyip sevgilisi Nureddin’i diğer erkeklere sunuyordu. Karşılarına, bir elinde viski diğer elindeyse fuları, arada bir zevkten terleyen ağız kenarlarını silip bu ayini izliyordu. Bunu defalarca yapmıştı. Bu yüzden aralarında ciddi tartışmalar yaşanıyordu. Bunun normal olmadığını söylüyordu Nureddin.

-Orospu çocuğunun tekisin. Beni başkalarına siktirip, yaşlı götünü parmaklayacak kadar adisin.  
-Hayatım seni seviyorum. Lütfen beni incitme.
-Senin İngiliz nezaketinin amına koyayım.

Buna benzer tartışmalara giriyorlar, adamın oturduğu Cihangir’deki ev bir anda karışıyordu. Artık bu iğrençliğe katlanamıyordu. Ama aldığı hediyelerle Nureddin’in kadın ruhunu okşayıp akşamında Nureddin’i sikerek, Nureddin’in kendisini sikmesine izin vererek sorunu hallediyordu. Sonra yine muhteşem partilerine devam ediyor ve yine tartışma yine hediye yine sikiş ve gönül alma… Alışmaktan başka çare yoktu. Ya alışacaktı ya da çekip kapıyı gidecekti. Gitmedi, alışmadı da.
Ta ki İngiltere’den gelen oğlu Steven’la karşılaşıp aşık olana kadar. Steven babasına hiç benzemiyordu. Ruhunun derinliklerine işlemeye başlamıştı. Bir gün sinemaya gittiklerinde ilişkileri yüzüne çıkmıştı. Atlas’a pek fazla sevilmeyen bir Fellini filmi gelmişti. Bilet alanların sayısı oldukça azdı. Filmin ilk yarısı bittiğinde seyirci sayısı daha da azalmıştı önlerinde bir çift inatla fellini izliyordu.
Steven “sanırım şunlarda bizden.” Dedikten sonra karşılıksız gülüşmüşler ve ortalık kararmıştı. Nureddin elinin üzerinde bir el olduğunu hissetti birden. Steve baktı. Alt dudağıyla göz göze geldi. Saçlarını düzeltti Steve. Nureddin’in elini alıp fermuarını açıp, dışarı çıkarttığı sikini okşattı. Biraz sonra Nureddin sünnetsiz Steve emmeye başlamıştı. İngiliz başını geriye doğru atıp “God” dedi.
Film bitip ışıklar açılıncaya kadar ağzındaydı Steve.
Eve geldiklerinde yaşlı orospu çocuğu yeni koyduğu viskisine buz atıyordu.
-Evinize hoş geldiniz. Film nasıldı?
Nureddin adamın kirli tırnaklarını süzdükten sonra bir tırnak makası uzatıp.
-Fellini’ye aşığım, film zevkliydi dedi.
O akşam konuştukları gibi saat tam 03:30 da tuvalette buluşup seviştiler. Sabaha karşı evden çıktıklarında yaşlı İngiliz’in cesedi tavanda asılıydı. Kırılmış boynu pek asil gözükmüyordu.
Fellini’yi ikisi de izlememişti.

Dalan Nureddin konuşmasına devam etti.
-İstanbul’da işler pek umduğum gibi gitmedi. Dün gelen çocuğun adı Steve ve beni tekrar İstanbul’a davet ediyor.
-Şimdi sen ibne misin?
Rızaya, anlattığı bunca şeyden sadece ibne misin sonucuna ulaştığı için madalya takılabilirdi.    
-Usta… Evet. Birkaç güne kadar İstanbul’a dönüyorum. Eğer çalıştığım günlerin parasını verirsen… Harçlığım olur, dedi.
Rıza ayağa kalktı çocuğun oturduğu yere ilerledi. Pantolonun altındakini çıkartıp Nureddin’in suratına sürttü. Nureddin ustasına baktı ve önce ağzına sonrada içine aldı.
Rızanın işi bittikten sonra sadece “siktir git” dedi.

Ertesi gün uyandığında dükkanı kendisi açtı. Yaptığı işten suçluluk duyuyordu. Defalarca “Allah’ım beni affet, kendime mukayyet olamadım” diye af dilendi. Öğlen hiç uyumadı. Kalan son tabutun zeminini testereye aldı. Testere tahta parçasının yanında o gün bir de bilek kesti. Rıza eline aldığı bileğiyle Mercedes’in kapısını açıp orada kan kaybından öldü. Allah bu kez affetmemişti.

Necip altıncı birasını açarken beyni dönüyordu. Çığlıkların geldiği yere bakıp gözlerini odaklamaya çalıştı. “Aman ölmeyin, sakın birbirinizi öldürmeyin. Âlim Allah tabutsuz gidersiniz mezara. Bak koca tabut ustası Rıza bile tabutsuz gitti kabrine!” diyerek sayıkladı çığlıklara doğru. Bir sokaktan çığlıklar yükselerek başka bir sokağa saptı. Çocuklar oyun oynuyordu. Eve o akşam sarhoş döndü. Dönen yatağında sadece şunu söyledi.

-Mardin yarın seni terk ediyorum. 

... 

Cumartesi, Temmuz 07, 2012

munzır neşriyat terbiyemiz stabil, kurşunumuz bol

william s. burroughs ve  chuck palahnıuk’un  dün görülen karar duruşmasında, karar yayıncıların aleyhine tecelli etti. sel yayıncılık ve ayrıntı yayınlarının duruşmaları geçtiğimiz seneden beri devam ediyordu. ölüm pornosu hakkında Red dergisine bir yazı yazmıştım. kitabın çevirmeni funda uncu'ya karakolda yaptıklarından sonra "pornoyu seviyoruz" demiş ve eklemiştim. "yasaklasanız bile sizin abdülhamit döneminden kalan zihniyetiniz bizi engelleyemeyecek." 
dünkü duruşma aslına bakarsanız şunu göstermiştir. 

1. türkiye'nin statükocu anlayışı, kokmuş kurumlarıyla harmanlanmış durumda.

2. w.s.b hakkında açılan davadan sonra bu davanın çok önemsenmediğini anlatmak için "devlet erkanına" arzı endam edilen beat kuşağı antolojisi (b.k.a) yayıncılar arasındaki kardeşlik bağını oluşturmuştur. bu, şunun için önemli; bu tip durumlarda ortak basın bildirisi yayınlayan yayın evleri artık vezire vezir isteyerek yola devam ediyorlar. unutmadan sel ve 6.45'in çıkarttığı b.k.a tuğla olarak mahkeme salonuna götürülebilirdi!



gelelim davanın neden açıldığı ve neyin kanıtlandığına... efendim tartışılan konu genel olarak kitabın edebi olup olmadığı. edepsiz diye dava açılmıştı. doğrudur; edepsiz olabilir, kitapta uyuşturucudan bahsediliyor, insan uzuvlarından bahsediliyor, kitapta insana ait şeylerden bahsediliyor. peki buna karar verecek kişi/kurum/kuruluş hukuk okumuş insanların toplamı mıdır? elbette değil! kitap okuyucusunu bulur, yoluna devam eder ya da etmez. kitabı yargılamak -en azından basılanları yargılamaya başladılar- okuyucudan başka kimsenin tasarrufunda değildir. gerçi kitabın, edebiyatın, resmin terör aracı olduğunu söyleyen bakanların ülkesindeyiz. büyük çoğunluk olmaları, bu işlerin böyle ilerlemesinin sebebidir de.
ipe sapa gelmez "kararın" açıklaması "elbette hukuka saygılıyız, bunu yazmamın nedeni burnumu soktuğum davalardan, başımı kaldıramaz duruma gelmemdir" diyor ki; biz bastığın kitabı edebi aynı zamanda suçlu bulduk. buraya dikkat EĞER 3 YIL İÇİNDE BU VE BENZERİ KİTAP YAYINLARSAN, SENİ TEKRAR YARGILARIM!

oldu. eve ekmeği kim götürecek!

özetin özeti: eğer adalet istiyorsan geneleve, sikiş istiyorsan adalet saraylarına gideceksin!  

Hangimiz daha çok Hamingway'iz

evet, amerikalıların 17 temmuzda başlayıp 22'de bitirdiği bir yarışma bu. bildiğiniz ernest hamingway'e en çok benzeyen kişiyi seçiyorlar. sonrasında onu ödüllendiriyorlar. sabit fikir yazmış iyi de etmiş.
organizasyonu facebook üzerinden yapan "turizm şirketi" yeterli sayıda "hamingway" bulmuş gibi onlarca hamingway var fotoğraf karelerinde ve hepsi birbirinden hamingway! baba yaşasaydı emin olun gülerek hepsinin elini sıkar sonrasında "biraz da ateş edelim" derdi.


hamingway'in aynaları buradan

Cuma, Temmuz 06, 2012

Holden Caulfield

http://tr.wikipedia.org/wiki/Holden_Caulfield

insomnia

'' tanrı mucizelerle ilgilenmez.
hepsi bir yana,yaşam başlı başına süregelen bir mucize.mucizelerden medet
umuyorsan artık çılgınca aşık olmuşsun demektir.''

henry miller

yatmadan önce alınmalı

ve son sözü hep o söyler ... gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını... allen ginsberg
çeviri şenol erdoğan

Perşembe, Temmuz 05, 2012

Mardin Kalesinde bira içenler.


...yedi kilometre yol katettikten sonra, ilin en yakın tekel bayine girdi. hiçbir şey olmamış gibi, öylece "sekiz bira" dedi. siyah poşete dolarken biraları döneceği yol gözünde kısaldı, kısaldı... yaklaşık bir buçuk saat sonra yokuşunu tırmandı Mardin'in oradan kalenin yıkık surlarını aştı. gördüğü manzaraya ilk birasını açtı Necip. sıcaktı. şehrin ışıkları sarıdan kızıla doğru süzülüyordu. uzaktan ulumaya benzer sesler geliyordu. belki bir evde bir ece dövülüyor, diye düşündü. sonra uzaktan çocuk çığlıkları bir sokağı döndü, bir sokaktan içeri girdi. oyun oynuyorlardı... Mardin kalesi; gardiyanı, sevgilisi, koruyanı değil miydi? Mardin talan edilmemiş miydi? eşkıyaları yok muydu, karşı koyan? düşündü Necip, bir bira daha açtı yoksullaştırılmış tarihine...

uçak n'oldu lan?

denizin altında araman gereken uçağı, denizin üstünde kayık gezdirip bulamazsın. düşürülen uçaktaki pilotlar iki haftadan beri "kara yüzü görmediler" bu insanları sen ailelerine nasıl göstereceksin? ne diyeceksin? demek ki öyle one minut la olacak işler değil bunlar, saygı değer başbakan. saygı değer mi? bence değmiyor siktir et gitsin.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...