Perşembe, Ağustos 01, 2013

Şu kimlik meselesi

Para herkesin özlediği bir şeydi. O da şimdilik bizde vardı. Allah kerimdi. Sonrasına bakılacaktı, belki bir banka, belki ptt şubesi… Şimdi bunları düşünmüyorduk. Sadece yeni kimliklerimizi yaptıracağımız, bu işi iyi bilen, adli suçlardan yakalansa bin yıl içeriden çıkamayacak adamlara ihtiyacımızın olduğuydu. Bu işi yaparken gerçek isimlerimizi bilecek olan bu “kötü adamlar” polisle işbirliği yaptıkları takdirde, gayet şık bir ölümü hak edeceklerdi. Fakat iki tarafta ipin ucunda olduğu için, hayatını bir taraf aranarak, diğeri gayrimeşruya gönül verdiğinden, güçler dengesi eşitti. Gümüşsuyu askeri hastanesinin yanındaki sokaktan girdik,
“Bak, burası askere giderken sağlık kontrolü yaptırdığım yer.” 
“Anlaşılan iyi kontrol etmemişler, senin gibi bir deliyi orduya almayı bırak, yanına bile yaklaştırmazdım.”  
“Zaten sadece soru sordular” deyip konuyu kapatmaya çalıştım.
“Neyinize bakıyorlar”
“Dna” dedim.
“Nasıl dna?”
“Baya, bildiğin dna”
Bir sigara yaktı, bana da uzattı.
“Rakı içer miyiz?”
N’oldu dedim. “Kaçak hayatı efkâra mı meylettiriyor?”
“Yok” dedi. “Canım istedi.”
“Yerim lan canını yoldaaaş.”
“Sus, yavaş oğlum yavaş, daha çilingiri kurmadan hapse sokturacaksın ikimizi.”

***

Binanın üçüncü katında ışık yandı, ondan önce zile basmıştık. Evin içinde bir toparlanma. Acaba polis mi kuşkusu fink atıyor. İki kişi hızla aşağıya indi. Güvensiz tipler olduğumuzdan şüphelendiler, çünkü polislerde öyle… Biri kapıya yanaşıp “Ne istiyorsunuz?” diye çıkıştı. Diğeri arkada onu kolluyor, eğer pusuysa davranacak silaha, ortalığın amına koyup, kana bulayacak etrafı. Belli yapar, tipinde rezervuar yalnızlığı, fosseptik kaybetmişliği var itin. “Korkma” diyorum “Ufak bir işimiz var.”
Cüzdanı gösteriyorum, fosseptik suratlı rahatlıyor, bize yakın olan açıyor kapıyı. Burnu, kim bilir kaç yerde ayrı ayrı kırılmış, burunda kavisten çok zikzaklar yol yapmış. “Geçmiş olsun” diyorum. Benim ki hokka gibi nasılsa. “Sağ ol” diyor dairenin kapısını şifreli çalarken. Tak açıyorlar kapıyı, içerdeyiz, karşımızda uykulu suratlar, saat sabaha yakın. İçlerinden biri oturuyor diğerleri saygı duruşunda, “Geçin” diyor “Geçin oturun şöyle.”
İkinci kez “Eyvallah” diyorum. İstanbul’un hikmeti olmalı. Yâda yakın zamanda eşekler cennetine cam kenarı aldık haberimiz yok.
“Eyvallah!” Üç!
Ahmet bana bakıyor o da şaşkın.
“Bize kimlik lazım” diyorum.
“Sabahın köründe geldiğinize göre mutlaka…” diyor. Oturan.
Süt dökmüş kedi gibiyiz adamlar pulp fiction’dan çıkmış gibiler çünkü. Utanmasam Mia nasıl diye sorucam.
“Neye lazım?” diyor. “Pasaport, nüfus cüzdanı?”
“Pasaportumuz yok yakın zamanda onu da istiyoruz, şimdilik nüfus…”
“Tamam” diyor “İki fotoğraf bir ikametgâh senedi… Her biriniz için ayrı ayrı”
Ahmet atlıyor
“Gardaş benim muhtar Diyarbakır’dadır…”
Adamlar Gümüşsuyu’nu Beşiktaş stadına kadar gülmekten inletiyor.
Bildiğin desibel statta bile yok, o derece ağır gülüyorlar.
Yanındaki kısa boylu adama emrediyor
 “Al şunların kimliklerini.”
Kimlikler adamın eline ulaşıyor başka bir elden, masadaki yarım votkanın hemen dibinde duran falçatayla kimlikleri parça pinçik ediyor. Resimler dımdızlak ortaya çıkıyor, ben 22 yaşında Ahmet’i bilmiyorum, henüz bıyıklarım yok, bırakmamışım çünkü İdil “Öpemiyorum, ağzıma kıl kaçıyor” diyor. Ben koydukça “Kes şunları ne bu orta yaşlılar gibi. Ne bu olgun olgun!” Kesip fotoğrafı çektirmişim. Şimdi bıyıklar ayranla yüzleşince sokaktan geçen çocuklar beni sirk sanıp gülüyor.  
Resimler içeride ustalar işini yaparken, kimlikler parçalanmış.
“Ne içersiniz?” Rakı diyoruz güneş henüz galata köprüsüne alnını gösterirken, balıkçılar tedirgin sürüyü kaçırma korkusu kiminin bağrında halay çekiyor kiminin zeybeğe kalkmış, oltalar dolu. İlk vapur Barış Manço birazdan, işçiler, memurlar… Parmakla gösterilecek kadar az takım elbiseli göt oğlanları new yorker okuyup karşısındaki kıza caka satıyor…
Rakı diyoruz. Geliyor. Buz gibi.
Şerefe.
Şerefe.
Oturan, afiyet olsun.
İçimiz açılıyor, içerde kimlikleri işliyor hiç tanımadığımız “iyi” adamalar. Burnu sekiz çizen adamın gözleri güzel geliyor bir anda gözleri burnu kurtarıyor. Milimetrik kırılmış adamın burnu belli, karşımdaki patron o da hafif uykulu üst dudağı alt dudağından at başı önde. İkinci duble için destur istiyoruz.
Afiyet olsun.
Galata köprüsü bizim gibi terlemiş, balıkçılar yüklemiş kovalarını, vapur boşaltmış ağırını hafiflemiş, kız da vermemiş o piç kurusuna, zaten evliydi, fakir bir oğlanla, hala deli gibi seviyor işsiz kocasını.

Ferahlıyoruz böylece, kimliklerde geliyor mis. Artık Ahmet başka biri olmuş, ben başka… 
Birazdan yeniden tanışacağız, her şeye yeniden başlayıp, koca bedenlerimizi yatırırken suya, ilk doğmuşların neşeli banyosu kadar temiz kokacağız. Yeniden doğacağız çünkü adıyla beraber kendini de kirletiyor yaşadığımız yer, yaşadığımız yerde hep ölümler oluyor, analar bir hınçla yine gebe kalıyor, gayri safi milli hasıladan koskoca bir nah düşüyor payına, onunla yetinmek zorunda kalıyor. Şarap olmuyor örneğin kadın olmuyor. Kan davası çok oluyor, genç erkekler 12 yıl aslanlar gibi yatıp çıktığında cezaevinin kapısında it gibi vuruluyor.  Biri diyor Kürtçe şarkı yapacağım adamı atıyorlar ta Paris’e orada enfarktüsten çiçekler açıyor. Ağlıyorlar gözyaşları Dicle’den Marmara’ya karışması gerekirken, acı da ortak vatanken, yok, o gözyaşı sadece Dicle’nin malı, Marmara’nın rakılık manzarası olarak kalıyor.

Heyecanımızın kelepçesini açıp rahat bırakıyor sordukları
Doğduğun şehir neresi olsun? İl diyor Ahmet’e
Ahmet?
İl diye soruyor bizim eski Ahmet’e,
İstanbul.
Mahalle, köy? 
Bana bakıyor
Moda diyorum.
Evli, bekar?
Dul
Yok diyor kimliğimizi verip kişiliğimizi yazan adam. O kalktı artık evli, bekâr var hemşerim.
Evli, bekâr?

***

İt evlenmiyor, bokun soyu!
Yahu öyle deme ana, bulur birini daha genç.
Dinmiyor öfkesi, “doğurduklarının hepsi kız, bir bu it erkek o da evlenmiyor.” Derdi torun sevmek.
Yok, baksana şunun suratına, erkek midir bu? Kardeşlerinden güzel soysuz!
Yahu ana dur, zorlama adamı, bulur birini.
Yok, bunu okuduğu kitaplar mahvetti, yatarken bile okuyor, koynuna… töbe töbee. Ya Hızır.
Yahu anacım Allah’ını seversen dur bir sakin ol. Adam zaten türlü beladan çıkıp geldi, biraz sabır ha, birazcık. Bak zaten sende daha yeni çıktın hastaneden.
Sende ayrı soysuzsun dedikten sonra ayağını altına alıp cama bakıyor, perde kapalı, camdan bir şey gözükmüyor.
Haklısın ana, yanlışlıkla oldu. Elini öpmeye geldim. Özür dilemeye…
Gönlünü almak mümkün mü? Katır inadı var. İyileşmiş, katır gibi maşallah!.
Ayağa kalkıp eline atılıyorum, çekiyor elini.
Yapma ana diyorum, ben eşeklik ettim hastaneye gelmedim, bari şimdi bağışla.
Tek şartla diyor. Ali’nin üzerine yemin et!
Hemen diyorum.
Sen diyor ne köpeksin seeen… Allahsız.
Yahu Hatice ana el öpmeye, özür dilemeye, geçmiş olsun’a geldim, yapma ver elini öpeyim.
Zafer işareti yapıp, barış diyorum. Ateşkes diyorum.  
Senin diyor vardır çevrende, yap şuna
Yahu ana İstanbul olsa tamamda, biliyorsun ben yemek yemeğe bile sana geliyorum. Çıkıp kahvede iki batak atıp evine dönen adamım, bir işte senin oğlan var görüştüğüm.
Yüzü ekşiyor, kötü şeyler düşünüyor. Fark edip düzeltmeye çalışıyorum.
Senin oğlan İstanbul’da iş yapar bence. İki seneye kalmaz tosun bi torun getirir. Alayım, götüreyim İstanbul’a?

Dilim dönmüyor dillerine, sanki aynı memleketin insanı değiliz, arada koca koca dağlar var onların çıktığı bizim gidemediğimiz. Ne söylesem ağzımın kenarında salya…

Yüzü perdenin örttüğü pencerede,  Ahmet’i düşünüyor belli ki; dağlar oğulu çağırıyor…
Kardeşinin kızı bu dağların ünlüsü, ne zaman birini öldürse çoluk çocuk hep alıp götürüyorlar, yoklar üç dört gün. Sonra yine, bulunamıyor… hayalet müfrezesinin komutanı, ölü desen değil, diri desen hiç. Bir çıkıyor dağların ardından öyle yeşil yeşil çocukluğunun gözleri, ama öfkeli, bilenmiş giyotin, kimseye eyvallahı yok allahsızın. Tak, tak… Uzaktan alıyor hayatlarını hiç tanımadıklarının, ama hüzün ve gurur arasında, kıldan yapılmış çelikten o köprünün üzerinde gidip geliyor hep. Kız kardeşim diyor, anam… Babası reddetmiş onu, biraz devletli.
Anası kocalı, kız kardeşi aileli, çıkamıyor işin içinden.
Dağlara bakıyor Fatma ana, ya evladım diyor. Tank eşiğinde ip, ipin ucunda doğurduğum.
Bunlar olmadı mı?
Gurur mu şimdi oğlunu ZPT’nin ardından toplamak, parçalarını toplayıp, birleştirip doğurduğunu yeniden yapıp mezara komak.

Sokuldum yanına elini aldım elime… Tereddütsüz yüzüme baktı, izin verdi.
Bağışla ana diyebildim sadece, dağlar var.
Öptüm alnıma koydum.

***

Evli yaz dedi Ahmet.


Çıktık, hüznümüz çağlayan, Mecidiyeköy’de bir ev fikri aklımda… Gizli olsun, kontratsız. Bağlantılar sonra, kimi nerede bulacağız, kayıbız, geldik İstanbul’a hiç olmayacak iş, ev kiralamayı düşünüyoruz. Kontrata adımız, yeni adlarımızı yazıp yasallaşacağız. Kötüyüz yani, en ufak bir arkadaş yok, herkes kendi dalgasını kumsala sürmek için hızlı, kimsenin kimseyle ilgisi yok. Üstelik saat sabahın yedi buçuğunu biraz geçiyor. Alkollüyüz, yükümüz ağır, yürüdük Taksim’e orada geçmişten kalan birileri var biliyorum.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...