Cuma, Ekim 25, 2013

Merhaba Gözüm - Deve Dergisi Ağustos Sayısı

Sene 1980, darbenin maşallahı var. Türkiye’ye ata sporumuzun parlayan yıldızları gibi el ense çekiyor. Minder dışına kaçmanın, biraz soluklanmanın tek yolu ya ölmek ya da büyük şehirlerden küçüklerine cam kenarı bir bilet almaktan geçiyor. Bizim de başımıza aynısı gelecek.  

Babam bir yandan İstiklal caddesinde kartpostal/kitap satarak örgüte yardım etmeye çalışırken diğer yandan okuyor. Annemle evleniyorlar 1977 Mayısında ben annemin karnındayken o kanlı tezgah işliyor. Bize düşen ise, ‘nasıl bir macera istersiniz?’ sorusunun cevabını bulmaktan başka bir şey değil.   

Gözlerimi yolda açıyorum. Çocuklar cam kenarını severler, ben de. Çocukluk işte, cam kenarı aynı külahın dibi gibi bir şey. Dilinle dondurmayı ittirip, sıkıştığı yerde canına okuyoruz dondurmanın da cam kenarında, manzaranın da. Kocaman, karlı dağlar var. Bir biri ardına geçiyoruz. Ben dağın anlamını çok bilmiyorum, çocuğum. Ahmed Arif’in dizelerini okumamışım daha, okumayı çok sonra çözüyorum.  

Döğüşenler de var bu havalarda / El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem /Ümit, öfkeli ve mahzun / Ümit, sapına kadar namuslu / Dağlara çekilmiş /Kar altındadır.  

Dağa anlam katacak teorim ‘kartopu oynayalım mı?’ kadar. Dönen tekerler bizi üç turist yabancılığında Hakkâri’ye bırakıyor. Hakkâri bize biz Hakkâri’ye bakıyoruz. Babam sürgün edilmiş genç bir öğretmen, şimdilerde, İstanbul’da kalsaydım öldürürlerdi beni' diyor. Annem Üsküdarlı bir genç kız henüz yirmi üç, babam yirmi yedi yaşlarında. Cemal Süreya 1939 sürgününde yaşadıklarını yazacak kadar kendiyle barışık…   

Bir yük vagonunda açtım gözlerimi, /Bizi kamyona doldurdular, / Tüfekli iki erin nezaretinde, / Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular, / Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar, /Tarih öncesi köpekler havlıyordu /Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. /Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü. 

Bir sürgün hayattan hep kırık bir acıyla memleketini ister. Zira memleket sürülenin damıdır. 

Hakkari’de tarife standart. Devlet memuruysan devletle aran iyi, ajan olma ihtimalin insan olmandan daha yüksek. Aynı hesap babamın masasına gelince, adisyona sabıkasını koyup geri iade ediyor. ‘Ha o zaman ayrı be hewal, malum dikkatli olmalıyız keza devlet hoş değil.’ Neyse ki bu telaşlı hava çabuk dağılıyor. Dağılıyor dağılmasına da Hakkâri’de yılın sekiz ayı kar, fırtına. Darbe de üzerine tuz biber ekmiş, kardan adam yapalım desek ‘bunun burnu niye kırmızı, bir şey mi ima etmeye çalışıyorsunuz’ diye evler basılıyor. Basılan evde aksakallı, nur yüzlü bir amcanın tablosu.  

‘Bu kim?’  
‘Dedem’ 

Dedem dediği de kapı gibi Karl Marks. İşte günler böyle birbirini kovalıyor.  
Bize verilen ev en üst katta. En üst dediğime bakmayın, bina zaten hepi topu iki katlı, kibrit kutusu gibi ama ev sahiplerinde vefa dağ gibi. Hocam diyorlar babama ‘sana nasıl iyiliğimiz dokunur, sen çocuklarımızı okutuyorsun.’  

Fakat evin çatısından çok damı var. Dam yola hemzemin. Bazen inekler yolunu şaşırıp bizim damda biten çimenleri yemeye çalışıyor. ‘Dağ mı lan bu, inek!’ diyemiyorsun ineğe. İnek ineklik edip, bizim kerpiçten özenerek bin bir emekle yaptığımız güzelim damdan destursuz şekilde ve yerçekiminin ne mübarek bir şey olduğunu kanıtlarcasına yemek masasına düşüyor. Hanginiz dört yaşındayken eve düşen bir inekle tanıştınız? Sürgün olduğumuz Hakkari’de oyun oynarken tellere takılıp can veren çocukluk arkadaşlarımızda oldu örneğin. Sessiz sedasız küçük tabutlara konulup, köy halkı tarafından sessiz sedasız gömüldüler, o küçücük yaşlarında. Acı işte hep bunlar. Güldüğümüz kadar ağladığımızda oluyordu.  

Babam Hakkâri’deki durumu mektup yazarak İstanbul’dakilere bildiriyordu. Her kelimesi beton ağırlığında mektuplar Hakkâri’den İstanbul’a gidiyor, kamyon yükü ağırlığında mektuplarsa Hakkari'ye geliyordu. Vedat Günyol’a mektup yazan babam bir öğrencisinin, ‘Vedat ağabeye benden selam söyleyin’ dediğinde, kırmızı kalemle bir not düşer. ‘Vedat ağabey öğrencimin size selamları var.’ O öğrenci yıllar sonra Vedat Günyol’un evine gidip adı sorulduğunda Muhsin diyecektir. Ben Muhsin Kızılkaya.  

Yıllar sonra büyük şeyler yazdığımızı sanıp, Muhsin Kızılkaya'ya dosyamı uzattığımda, o da dolabı göstermişti. Kapı gibiydi maşallah. Benim gibi değil benden daha iyi yazan insanların gönderdiği dosyalar. Hepsi üst üste binmişti. Bkm’nin kapısından çıkarken içimde ‘bir zamanlar hakir gördüğün o genç var ya’ repliği. Şaka bir yana dur dedi ve bolca kitap verdi. ‘Bunları okumalısın. Eğer yazarlığa yeteneğin varsa, zaten bir şekilde karşılaşacağımızdan emin olabilirsin.’ O zamanlar bu söylediklerini çok dikkate almamıştım. Fakat uzun zamandır, kurulan cümlenin, başka bir yerde merhaba ben İnan Ulaş demek olduğunu biliyorum.  


Çünkü Hakkâri ortak bir anı diktatörlüğü gibi olur olmaz kafasını çıkartıp duran bir şey. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...