Pazar, Kasım 17, 2013

İrfan'ın travesti günlüğü.


...İnciyle yollarımızın bu beter şehirde kesiştiğini hatırlıyorum. Daha ameliyattan yeni çıkmış kendini baştan aşağı değiştirmişti. Resmen bir estetik harikası… Burun kemiğini törpületmiş ayaklarının orta parmaklarını kısaltmıştı. 

İnci inci olarak doğmuştu. İrfan değil. Hali vakti yerinde bir ailenin tek çocuğuydu. Annesinin konken partilerinden kapı dışarı edilmeye başlandığında henüz altı yaşını sürüyordu. İlkokul birinci sınıftaydı. Her sabah kendilerinde kalan kuzeniyle okula gitmeden önce annesi tarafından kolay olsun diye hazırlanan yarım ekmek arası margarin yağı ve bir damacanayı andıran bardakla boş şekerli çay. Hatta öyle üşengeç bir anneydi ki bu, sabah kalktığında uykusu bölünmesin diye akşamdan çocukların ekmeklerini hazırlar ve dolaba koyardı. Sabahsa yatağından kalkıp, çapaklı gözleriyle çocukları dürter sonra dolaptaki ekmekleri bir tabağa koyup çayın altını ateşlerdi. Çocuklar iki sene sonra seyyar yağ deposuna dönmüşlerdi. Bizimki yirmi bir kuzeniyse on dokuz kilo almıştı. Ta ki bir sabah kalkıp kuzenini çığlıklar atarak holde koşarken görene kadar. Çocuk canının acısından elini yüzüne götürüyor, elini çekip baktığındaysa deri parçalarıyla karışık saçlarının avucunda kaldığını görünce daha da panikleyip çığlıklarına çığlık katıyordu. Teni tanınmaz hale gelmişti. Sarı sıvıların aktığı yüzüyse korku filmlerini andırıyordu.

Çay almak için uzandığı sırada ocağın üzerinden kayıp, kafasına düşen çaydanlığın tek sorumlusu uyku sevdalısı haladan başkası değildi. Çocuk kaynar suyla haşlanmıştı. Bir hafta direndi ve acılar içinde öldü. Küçük bir mezar kazılıp çocukların daha rahat yaşayacağını umdukları cennete uğurlandı. Gözyaşları sel oldu o gün. Kimse uykucuyu suçlamadı. İnciden başka.

İnci bu olaydan sonra hep kendi dehlizlerinde yaşamaya, o dehlizleri yaratıp kozasında mutlu olmaya çalışan bir çocuk olarak hayatını sürdürmeye kararlıydı. Diş doktoru olan babası hastalarından fırsat bulduğu zamanlarda eve geliyor, annesiyse eve gelen arkadaşlarıyla konken, briç ve kocalarından çok sevgililerinin hikâyelerini dinleyerek zamanını geçiriyordu. Elbette kendisinin de genç, yakışıklı ve parasız bir sevgilisi vardı.

“Arkadaşlarım gelecek sen şu parayı al biraz oyalan istersen” Ne zaman bu sözleri duysa, o günü, kuzeninin çığlıklar atarak etrafta koşuştuğunu… Bir hafta boyunca hastanede yanıyorum diyerek inlediğini hatırlıyordu. Her şeyi yakmak istiyor, hiçbir şey ıslak ya da nemli kalsın istemiyordu. Etrafındaki her şeyin yanıp kavrulmasını istiyordu. O gün parayı alıp, apartmanın giriş kapısını gören yan sokağın hemen köşesine geçti. Kapüşonunu kafasına çekmiş yerdeki taşla zaman geçiriyordu. Taş tam bir karınca yuvasının yanında duruyordu. Önce taşı aldı ve yumuşakça yuvanın üzerine koydu. Karıncalar sağdan soldan delikler açıyor, delikler açıldıkça taş yerinden kayıyor ve ana giriş yeniden ve yeniden açılıyordu. Önce gözdağı vermek için birkaç karıncayı öldürüp çıkışın içine attı. Taşla tekrar girişi kapattı. Karıncalar birkaç saniye sonra tedirgince çıkışı açtılar ve dışarı çıktılar. O kadar çoktular ki aklı almıyordu. Küçücük deliğin içerisinde milyonlarca olma ihtimalini düşünerek ürktü. Nasıl bertaraf edeceğini hesapladı. Cebinden çıkarttığı kibrit kutusunu açtı, tırnağıyla kibrit çöplerinin uç kısımlarını törpüledi, ufak bir gazete parçasının üzerinde hepsini biriktirdi. Karıncaların şeker sevdiğini okulda öğrenmişti. Gerçi hemen hemen sevmedikleri şey yoktu. Mezarda belki kuzenini bile kemirmişlerdi. Hemen sokağın sonundaki bakkala koşup annesinin verdiği parayla biraz sakız ve elma şekeri aldı. Tekrar olay mahalline döndü. Elindeki gazete kağıdını külah yapıp elma şekerinin dışındaki şekerleri kırarak içine bocaladı, sonrasındaysa ağzına atıp çiğnediği sakızı aşağıdan külahın geniş ağzına doğru yol yaptı, elma şekerinin tam kalbine çiğnenmemiş şekerli sakızı koydu ve ardından hepsinin üzerine kibritten söktüğü barutu döktü. Evet, silahı hazırdı. İnsanoğlunun bilmediği dehlizler açıp yeraltında krallığını ilan eden karınca sürülerine gününü gösterecekti. Kuzenin ölü bedenini vahşice kemiren, yedikçe daha da açlığını daha çok hatırlayan küçük kemirgenlerin sonu gelmişti. Yaptığı külahı, genişlettiği delikten içeriye soktu. Çok zaman geçmeden, şekerin kokusunu alan sürü; ince, disiplinli bir hat çekip tek koldan barutun merkezine doğru çoğalarak ilerlediler.

 “Arkadaşlarım gelecek, al şu parayı biraz oyalan”

Yaktı kutuda kalan son kibriti.

            “Ne zaman döneyim?”
            “Ben seni çağırınca”

Büyük bir özenle ateşi külaha yaklaştırdı. O sırada sokağa girmekte olan genç adamı gördü. Adam ceketinin iç cebinden kutu birasını çıkartıp kafasına dikti ve bizimkinin üzerine doğru boşalan kutuyu fırlattı. Sonra göz göze geldiler ve genç adam fırlattığı bira kutusunun çocuğun yakınlarına düştüğünü görünce uzaktan “Kusura bakma genç adam, görmedim” diyerek özür diledi. Başını çevirip apartmana girmek üzere zile bastığında karınca yuvası çoktan alev almıştı.
Dünya bir çöplüğün yanında nefes almak gibi geliyordu. Kapkara bir kentin bütün pisliğinin toplandığı yerde, o boktan kokuyu soluyarak, ciğerlerine çekerek çocukluğunu atlattı. Bu yıllarda ilk düşündüğü şey; dünyada hiçbir çocuğu iyi bir aileye sahip olamayacağı gerçeğiydi. Etrafındaki bütün arkadaşları ya intihar özlemiyle yanıp tutuşuyor ya da uyuşturucunun beyinleriyle dans etmesine izin veriyordu. O ikisini beraber yaptı. Jiletlerle arası oldum olası iyiydi. Yanından ayırmıyor hatta permaşarp’ın en güzide yeri ağzıydı. Sevmediği matematikçinin derslerinde ağzında jilet gezdirip, sınav kağıdını boş verip, dışarıya çıktığında damağı yarılmış şekilde okul bahçesine kanla beraber jileti de bir hırsla tükürüyordu. Okuldaki başarısızlığıyla beraber kendi cinsine de olan ilgisi gitgide arttı. Önceleri okulun tuvaletinde makatına dayayıp ittirdiği kalem yetmez olmuştu daha sonra silgi daha sonraysa daha büyük şeylerle kendini tatmin etmeye çalıştı olmadı. Canlı kanlı bir erkeğe ihtiyacı gün geçtikçe arttı. Liseden mezun olduğu gün, sınıf arkadaşlarının vereceği partiye davet edildi. Gizlediği tüm hırs ve eşcinselliğiyle evin kapısında kot pantolonu ve tişörtüyle biraz bekleyip içeriden gelen sesleri dinledi. Yeni çıkan tek tük tüylerinden bir kaçını yüzünden yoldu, kulağını kapatan favorilerini düzeltti, esnek işaret parmağıyla zile bastı. Kapı anında açıldı. İçerideki duman ve ot kokusu çıkacak bir yer bulmuşçasına dışarıya kaçtı. Hemen omzundan tutuldu ve ortama, eline bir şişe bira bir de cigaralık verilerek dâhil edildi.

İnsanların arasından sıyrılarak havuz başına doğru ilerledi. Ev sahibi Sibel, annesinin yokluğundan yararlanıp evi sirke çevirdiği için kutladı. “Çok güzel parti Sibel”


Sibel elini çocuğun hayalarından aldıktan sonra, İrfan’ın pembe dudaklarına ufak bir öpücük kondurup, “Teşekkürler tatlım, artık özgür insanlarız” Orospu tamamen alımlıydı. Üzerinde kolsuz beyaz bir badi, onun altında sutyensiz, dik, kahverengi meme uçlarıyla bakir liselilerin; bir elinde kitap diğer taraftan uçuşan mini eteğiyle özgürlük anıtı gibi taş kesilmesine yetiyordu. Partide testosteron ve libido enflasyonu yüzünden sağda solda öpüşen tipler uyuşturucu ve alkolün etkisiyle gizli köşelere çekilmeye başlamışlardı. İrfan evin üst katına çıktığında bazı kapıların açık yan yana yatakların inlemelerle dolu olduğunu gördü, ev tamamen seks cennetini andırıyordu. Holde sırasını bekleyen çiftler artık dayanılmaz hale gelen birbirinin içine girme isteği yüzünden kapıları yumruklayıp “Elinizi çabuk tutun” diyerek sayıklıyorlardı. Sibel daha önce verdiği ev partilerinden deneyimli olduğu için ve defalarca bu deneğimi arkadaşlarının, annesinin yatak odasında seviştiğinden yatak odasının kapısına sevişmeyin yazmıştı. İrfan kapının önünde durdu ve yazıyı okudu, elini kapının tokmağına götürüp çevirdi, kapı aralandı. İçeriden ses gelmiyordu itti ve içeri girip kapıyı kapattı. Önce yatakta yatan çocuğun horultusunu duyup ürktü sonra çocuğa bakarak ürkecek bir şey olmadığını hatta komidinin üzerindeki bereket tanrısından daha az zararlı olabileceğini düşünerek gülümsedi. Odanın dört bir yanı aynayla kaplanmıştı, kafasını kaldırıp tavana baktığında kendi yüzüyle karşılaştı. Odaya nereden geldiğini bilmediği egzotik bir koku yayılıyor, bu kokuyla gitgide daha da heyecanlanıyordu. Yataktaki çocuğa, avını kollayan bir dişi leopar gibi yaklaşıp yanağında pençelerini gezdirdi. Sonra cam dolaba doğru yürümeye başladı. Dolabı açıp Sibel’in annesinin iç çamaşırlarını karıştırdı ve önce siyah bir tangayla jartiyer ayırdı sonrasındaysa üzerine tülden, göğüs kısmından göbeğine kadar aralıklarla dizilmiş pembe güllerle bezenmiş geceliği aldı. Dolabı biraz daha karıştırdı, gözlerden biri tamamen peruklarla doluydu. Sarı, kızıl, kestane rengi… Biraz rujla dudaklarını kan rengine boyayıp kendini güzelleştirdi. Jartiyerin kusursuz siyahıyla bacaklarının güzelliği loş ışıkta parlıyordu. Yatağa çocuğun yanına uzanıp aşağıda söndürdüğü yarım cigarasını ateşleyip, kafasını biraz dumanladı. Elini çocuğun fermuarına atıp, cırrt sesiyle beraber aşağıya doğru indirdi. Yılanı okşamaya başladı.  Çocuk dirileştikçe el hareketleri daha hızlandı. Artık deliğinden çıkmıştı yılan İrfan ağzına alarak bu hareketi ödüllendirdi. Yavaş yavaş inlemeye başlayan çocuğun tadı tuzlu baş tarafı yumuşaktı. Damarlarını dudaklarında hissetmeye başladığında çocuk gözlerini yarım yamalak açabildi. “Neler oluyor” demeye kalmadan gırtlağına kadar aldı çocuğu. Loş ışıkta tam bir kadın gibi görünen İrfan’ı hiç fark etmeden altına alıverdi. Tangasını sıyırdı ve götüne haşince girdi. Boşalmanın verdiği rahatlıkla birkaç dakika önce geride bıraktığı uykusuna hiçbir şey olmamış gibi devam etti. İrfan üzerini değiştirip, içindeki kızı tekrar derinlere gönderdikten sonra dışarıya çıkıp, partiye kaldığı yerden devam etti. 

Bundan sonra içeceği biralar verdiği bekaretinin, attığı haplar liseden sonra okulu bırakma kararının, çektiği cigaralar ise intihar girişiminin nazar boncuğu olacaktı. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...