Cumartesi, Şubat 16, 2013

Yolluk.

Herkesten önce, her şeyden biraz tadınca doyuyor insan. Sonra bakıyor ardına ... hiçbir şey yokmuşcasına veya olmamış gibi yürüyüp gitmek istiyor. Fakat orada da aynı şeyler bekliyor. O zaman da anlamı kalmıyor yaşayacaklarınızın. Bir sigara bir duble daha geçiştirmeye çalıştığın yoklukluğa bakıp, garsonu çağırıp  'Bana bir yolluk ver, şu işi temize çekelim' diyorsun.  

Salı, Şubat 12, 2013

Teşne'den topluma bakış.


Hâlbuki benim biraz daha ruha, baruta ihtiyacım vardı. Biraz daha ciddiyetin mağduriyetten arınmasına, mağdurların acımasızlığına, kendimi aynı atölyeden çıkan aynı dikişle birleştirilmiş paçavralar gibi hissetmemi sağlıyorlardı. Herhangi bir yerde öylesine duran bir umumi tuvalet, küçük 1, büyük 1.5 lira yazısına aldırmadan üzerine kol gibi sıçılıp sifonu çekmeden vurup kapıyı çıkılan kapkara bir delik gibi hissetmemi istiyorlardı.

Toplumun güldüğü insanlar vardı, toplumun 100 elli kez izleyip, birlikte ağladığı sahneler vardı, toplumun seks filmleri vardı, toplumun ahlakı vardı, toplumun hep beraber gittiği futbol maçları, karısıyla sevişirken ikinci bir kişi daha, otuz bir çekerken karsı haricinde başka bir kadın, orgazm olurken komşu duyar korkuları, içtiğinde hır çıkartanları dışlayan yanları vardı toplumun. Toplumun evleri vardı, toplumun gecekonduları yoktu, toplumun yırtık ayakkabılı çocukları, babası falanca işçi toplantısına gitmezdi o toplumun, bakkala yazdırılan ekmek, süt, Maltepe sigarası yoktu örneğin, örneğin bakkallar yok olmuştu çıtını çıkartmadan. Bu koskoca çöküşü kimsenin ruhu bile duymamıştı. Toplum böceğinin kulakları hem devasa hem de bir mikrop kadar küçücüktü.
Yani her şey olması gerektiği gibi işliyordu ve ben bu toplumun düşmanıydım. Çünkü bildiğim şeyler iflas bayrağını çeken bakkalların bildiklerinden farksızdı. Ne büyük çöküş ama bakkalı kapatmakla bir ömrü kapatmak arasındaki ince geçişi dinazor adımlarıyla, koca kapitallere yedirdiğimiz nüansla geçiştirmek evet, şimdi bir tek bana kalmıştı.

Cuma, Şubat 08, 2013

Bilginize

Akköy dergisinin 75. sayısı Kadıköy Mephisto'dan temin edilebilir. Genç şairlerden Uluer Oksal Tiryaki ile yapılan söyleşi gençlerin şiir 'erklerine' nasıl baktığını irdeliyor.

Benim de kısa bir hikayemi bulabilirsiniz.



Perşembe, Şubat 07, 2013

Sarai Sierra kadındı ya...

Fbi: Karanlık ilişkileri vardı!
Bizim Medya: Niye Çukurcuma'da ev tutuyor ki? + Surların hali perişan ya!
Toplum: Bir kadının tek başına o saatlere kadar dışarıda kalması.. cık cık. CIK.
Bizim Polis: Araştırıyoruz, henüz belli değil.
Turizm Bakanlığı: Sahil şeridimiz çok güzeldir.

Çarşamba, Şubat 06, 2013

Teşne - İdil

Romandan ufak bir parça İdil kimdir tanıyalım.

“Amına koduğum karısı” diyerek onu tokatladım. Ses çıkartmadan, havada 
uçuşan pamuklar gibi yere düştü. Yüzüme baktı “Haklısın, hak ettim bunu” derken, ince dudaklarının kenarından kan sızıyordu. Ayağa kalkıp kolumu omzuna koydu.
- Gel yatağa gidelim, biraz rahatla.

Başımın dönmesini durduramıyordum. Üstelik attığım tokat elimi acıtmıştı. Beni aldatmasına katlanamıyordum. İttim onu, koltuğa yapıştı. “Senin sülaleni sikeyim” diye haykırdım. Ayakta duracak halim yoktu. “Beni mutfağa götür ya da bıçak getir, seni öldürücem!” 

- Tamam, öldür ama bugün değil.

Vurdu kapıyı çıktı gitti. Olduğum yere yıkılıp ağlamaya başladım. Kapının kilidi döndü ve tekrar geri geldi. Elinde siyah bir poşet vardı.
- Al, sana ilacını getirdim. Hamingway gibi içmekten hoşlanıyorsan iç.

Elindeki poşeti alıp yere koydum. Muz soyar gibi rakının poşetini soyup iki elimle avuçladım yetmişliği. “Kapağını aç ve kafama dikmeme yardım et.” diyerek ona emir verdim. Narin elleriyle kapağını açtı. Şişeyi göbeğinden tutarak kafama dikmeme yardımcı oldu, volkan içime doğru akarken gözlerimi kapattım. Şişeyi indirmeye çalıştı, “Kendine bunu yapma” diyordu. Elini şişenin üzerinden kavradım ve boğazımı açtım yetmişliğe, ölmek için onun elini kullanmaya kararlıydım. Lav midemden, ruhuma doğru süzüldü, oradan odayı kapladı…
Sonuç; Alkol koması. Bir günü hastanede olmak üzere üç gündür yataktaydım. İdil ölmek üzere olduğumu söylüyordu. Morarmışım ve kaskatı şekilde beni hastaneye kaldırmışlar. Sondayı boğazımdan içeri kendi ellerimle sokmuşum, kömür içirmişler. Ve ertesi gün eve getirdiklerinde İdil bir kağıt uzatıp kendisine yazdığımı gösterdi.

İdil, kömür içiriyorlar, serumlar falan, birkaç damar yolu açıyorlar ve tek ayaküstünde beklemek gibi bir duyguya kapılıyor insan. Damağımda tırnak yaraları var geçmesini bekliyorum, kapımda kilitler kırıldı geçmesini bekliyorum... İlaç kokusu ve tüm renklerin sarıyla başladığı yerlerde olmak istemiyorum. Her taraf hastane lekesi içinde, yatağıma getirilen yemek tuzsuz ve o da sarı. Her şey böyleyken bir de sen başkasına veriyorsun! 

Bu notu okuduktan sonra saatlerce ağladığını anlattı. Öleceğimden çok korktuğunu, ondan önce ölmemem gerektiğini hatta hiç ölmemem gerektiğini söyledi. Hiç ölmemek? Çok saçmaydı. Devam etti. “Belki yazı yazmaya başlamalısın.” Önümün açık olacağından söz etti. Dumanlar kafatasımın içinden tavana doğru yükseliyordu. Su isteyip, susmasını söyledim. Benim edebiyat parçalayacak halim yoktu. Hem içimdeki yangını edebiyat söndüremezdi, hem ülke sikişten arda kalmış çarşaflara benzerken, edebiyat yapmak, ancak romantizme kurusıkı tabancayla saldırmaktan başka bir şey olamazdı. Nobel alsam bile koyduğum yerde tozlanacağından emindim.

İçimdeki canavar şiddetle, kanla, sokakların kendisiyle besleniyordu. Onu doyurmam için ne gerektiğini biliyordum. Yanan bir şehre ihtiyacım vardı. Tüten dumanlarının aydan gözüktüğü, sokaklarda güzel bacaklı kadınlardan çok, yanan lastiklerin olduğu, yalıların köküne vuran dalgalardan çok, dağların doruklarında biz buradayız diye yakılan ateşlere… Evet, İstanbul doğumluydum ve bu birçok şeye engelmiş gibi gözüküyordu. Aldığım aristokrat eğitimden midem kalkmıştı. Üç çatal üç bıçakla geçirdiğim ergenliğimden, Fransız terbiyesinden, çelik soğukluğunda yenilen akşam yemeklerinden nefret etmiştim. Sadece bana para göndermeye devam etmesini istiyordum onların, onlar yani ailem.

Kanepede uzanırken suyum geldi. Biraz doğrulup suyu içtim, boğazıma giren sonda gırtlağımı parçalamıştı. Tükürdüğümde yer kanla kaplıydı. “Özür dilerim” dedim. “Piçler boğazıma hiltiyle girmiş olmalılar.”

- Sondayı sokmalarına izin verseydin midendekileri daha rahat çıkartacaklardı ama sen onların soktuğu sondayı ısırdın. Kendi mideni kendin temizledin.
Tek eşli değildi İdil. Durumu, ben buyum diyerek açıklıyordu. Kendisine göre haklı yüzlerce neden bulabilir, haklılığını ispatlayacak binlerce adam bulabilirdi. “Kusura bakma midem hassastır. “dedim.

Ben, kapının önünden bağırarak geçen “Eskiler alıyom eskileer..” diyen adamın arabasında, eski gramofonlara benzetiyordum kendimi. Müzeyyen Senar’ı çok seviyordu. Belki bunun için bana bu kadar yakındı. Delirmek üzere olan ruhumun kapısını açtığına inanıyordu. Kollarına baktım incecikti ve üç gün önce ince kollarını morartmış, dudağının kenarınaysa ufak bir yarık açmıştım. Hala güzeldi. Henüz beyni dağılmamış Kurt Cobein kadar yüzüne bakılası bir hali vardı ve onu böyle seviyordum. 

Kalın dudaklarıma uzandı ve pembe diliyle ağzımın içinde gezdi. Gözlerimin içine bakıp, “Biraz daha iyiysen cihangir merdivenlere gidelim kafamızı dağıtalım” dedi ve ekledi. “Şaraplar benden.” Hiç yerimden kalkacak halim yoktu, beynim de iki dinozor gerdeğe girmiş tepişiyorlar gibi hissediyordum. Ve “Olur” dedim.

İnsanlar gariptiler özellikle cihangir merdivenlerdeki insanalar. Çoğu keşlerden oluşuyordu. Bazıları belli ki gençliğini hatırlamış, ayıp olmasın diye bmw’sini uzak bir noktaya çekmiş, “Acaba çizerler mi?” kuşkusu beyninde tümör, gelip oturmuşlardı. Sonuçta tek eşitliği sağlayan şey -tabii ki sarhoş olduktan sonra- alkoldü. Sınıflar kalkıyor, halay çekerken mendil niyetine boğazlarından söktükleri kravatları kullanıyor, yarın ki iş planları alkollüyken rafa kalkıyor, parasızlar bir şarap daha almak için yerdeki şişeleri toplayıp, çocuklar gibi tekele koşuyor. Temiz aile kızları iki biradan sonra karşısındaki çocuğu yalayıp yutuyor, ama ezan okununca herkeste bir saygı göstergesi ortaya çıkıp kafalarını kaldırıp gökyüzünü yada merdivenlerdeki izmaritleri inceleyerek geçiriyorlardı. Bazen irili ufaklı kavgalarda çıkardı bu kavgalar kanlı geçerdi. Her alkoliğin kavga sırasında kullandığı “iş aleti” vardı. Zaten İstiklal polisinin tanıdığı adamlar olduklarından üzerlerinde döner bıçağı, satır gibi şeyler taşıyamıyorlardı. Sonuçta oturup kalkarken de sorun oluyordu. Bacakları, belleri oturdukları yerde kan revan içinde kalıyordu. Önemsenmeyecek kesiklerdi hatta hissetmiyorlardı. Alkol çoğu sinir ucunu yıpratıp, morfin görevini üstleniyordu. İş aletleri arasında kemer en çok kullanılanıydı. Çünkü ucuzdu, beş liraya aldıkları tokalı kemer iyi kullanıldığı zaman ortalığı kan gölüne çevirebilirdi. Zaten çağımızda iyi darbe sonuç getiriyordu. Darbeyi yiyenin ayağa kalkması yıllarını alabilirdi. Ses mi çıkarttı bir tane daha, uzun yıllar boyunca ne ses, ne seda.

En korkutucu olanı, kırık bira ve şarap şişeleriydi. Suratta patlarsa yüz yıl arkadaşlık ettiğiniz adamı tanıyamaz hale gelirdi. Tabii şişeyi karşı tarafa geçiren adamda acil şekilde estetiğe yatıp yüzünü değiştirmesi gerekirdi. Çünkü Kızılderili ruhunu yaşatan istiklal alkolikleri o adamı bulup yüzünü köpeklere yedirirdi.

Oysa biz İdil’le kıçımızın sıfırın altında otuz derece olmasına aldırmadan öpüşüyorduk. “Yürürken” dedim. “Yeryüzünü incitmemeye çalışıyorsun.” Güldü. “Üstelik gülerken, dişlerini soldan sağa doğru saymayı seviyorum. Sağ kötü çünkü.”

Alnına düşen saçlarını kulağının arkasına tokalayıp, başını eğiyordu böylece. Karşımdaydı İstanbul. Ağzından dökülenler manzarayı daha da güzelleştiriyordu.
“Sarayım mı?”

Saatlerce öptüm onu orada, çünkü beni iyileştiren de, kendimi Taksim’in göbeğinde asmama neden olacak kişi sadece oydu.

Dedim ki, “Biliyorsun, dünya kötü”

Dedi ki, “Ama”

Dedim ki, “Sadece senin manzaran güzel”
Sustuk. Öpüştüğümüz kadar sustuk, ter atıyorduk seviştiğimiz kadar. “Ben” dedim, “Diyarbakır’a gidiyorum.”

Bana parçalanmış bir pankart, ucu kalkmış, birazdan yırtılacak bir afiş gibi baktı. Biliyordum bu, “BEN TEK EŞLİ DEĞİLİM!” bakışıydı. Kırdım köpek öldüreni saat sabahın beşiydi, güneş bir yerlere iyi doğuyordu ve kestim kendimi göğsümden göbeğime kadar.

O aktı.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...