Salı, Temmuz 23, 2013

Şiir, şair, şuur.

Yeniden İsmet Özel diyelim. Öncelikle okuduğumuzu anlamakta pek meşhuruz. İsmet Özel şiiri bırakıyorum dediğinde artık şiir yazmayacağım demiyor, şiir yazacağım ama yayımlamayacağım diyor. Müsveddelerden bahsediyor. Eğer son yazdıklarına tekrar bakacak olursak bunu net olarak görebiliriz. İkincisi, sürekli bir Teoman örneği ile al birini vur ötekine 'akıl kestirmesi' yapılıyor. Müziği bırakıyorum dedi ama bırakmadı. Buradan ne çıkartmalıyız. Geri dönüş yaptığı zaman İsmet Özel'in kulağını mı çekeceksiniz?
Daha önceden de yazdığım gibi şiir bırakılamaz, son nefesine kadar elde kağıt kalem yazma anlamına gelen bir disiplin değildir. Ha bunun örnekleri mevcut Cemal Süreya, Rıfat Ilgaz ve en başında yazının kan kardeşi, kendini kestikten sonra "ameliyatımı icra ettim" diye not düşen Beşir Fuad'tır. Örnekler dünya çapında çoğaltılabilir. Fakat bilinç denen olgu öğretilebilir ve bu defalarca uygulandığında -ölene kadar yazmak- doğruymuş gibi algılanma olasılığı yüksektir. Günümüzde de bunu yaşıyoruz. Hüseyin Alemdar İsmet Özel'i eleştirirken diyor ki; şiir şairini döver. Burada anlatılmak istenen elbette, şiirin daha iyi yazılabilmesi için türlü çeşitli badirelerden geçilmesinin gerektiğidir. Fakat şair şiiri bırakamaz, bize; bizden öncekilerin kulağımıza fısıldadıkları yani öğretilmiş bilincin eseridir. Yeri geldiğinde şairliğe işçilik gibi bakan bizlerin emeklilik hakkımızın olmadığının savunusudur da.

Şiir neden bırakılmalıdır?


Açık olan şudur. Roman yazarı yanına kamyon yükü cephane/kelime alırken şair sadece şarjörünü dolduracak kadar mermi alır. Tekrara düşme olasılığı diğer disiplinlere göre daha fazladır. Bir yazdığını tekrar yazabilir. Okuduklarının benzerini kağıda geçebilir ve hatta bunu yayınlayabilir. Bu kelime darlığından değil, şiirin ‘draje’ bir dal olmasındandır. Anlaşılmama kaygısından bahseden İsmet Özel şiirlerini yayımlamamak yerine dağınık aklını toparlayabilse bizim gibi gençler açısından çok daha faydası olacaktır. Kaldı ki, uzun zamandır yenilerini okuyamıyoruz ki! Televizyonlardan İsmet Özel izleyip birbirimize, ‘biz seni böyle bilmiyorduk’ diyoruz. Tekrar şiirlerine dönüyoruz. İsmet Özel o kadar çok konuşan ve aynı konudan dem vuran var ki, sizin susmanız emin olun her şey için herkes için en hayırlısı. 

Pazartesi, Temmuz 22, 2013

allah ve acı

acılarımız diyorum, acılarımız bebeğim, pis buyurganların tarihini silecek 
sen git, güle güle kirlen
soluksuz bekleyip, yaşananların pimini yine ben çekeceğim. 
kurduğum saati bozan zaman, 
akrep ilerledikçe olgunlaşan medeniyet,
tırnaklarımızın arasındaki dünyayı temizlemek zorundayız, hijyen bu!
sıkı tuttuğun pankart, kopardığında çiçeği kırılış sesi örneğin 

yahut kaldırımlar kalkıp sabahları geceleyin yine yattığın geceler,
bunlar dahil işte seni sevmeye
acılarımız diyorum, acılarımız bebeğim
allah'tan daha fazla seviyor bizi
sen git kirlen 

Çarşamba, Temmuz 17, 2013

Adalet yoksa barışta yok!


Antakya’da kurulan barikatlar dikkatinizi çekti mi bilemiyorum. Çekmediyse şöyle karelerle karşılaşabilirsiniz. Barikat demeye bin şahit isteyen hafif tümsekler ama bir barikatın ruhunu ortaya koyan harika yapılar. Elektrikli süpürge, mutfak masası, babaanneden kalan eski çeyiz sandıkları… Hükümranların hala kabul etmediği halk hareketi sokaklarda beden oluyor. Abdo’dan sonra Ali’nin ölümüyle ikinci kez kendi mahallesinin çocuklarını toprağa veren Hatay halkı kolay kolay mücadeleden vazgeçmeyecek. Televizyonlardan ve sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla bunları söyleyebilirim.

Ethem’in cenazesinde morgdan alınıp birkaç aracın anma yapmasına izin vermeyen polis dün de Ali’nin dini anmasının hemen sonrasında kitleye müdahale etmiş. Şimdi eski tüfeklerden uzunca süredir duyduğum artık kulak iğfaline yol açan bir durumdan söz edeyim. “Bunlar darbe zamanlarında yapılmazdı”

Bir örnek. Geçen Adeviye meydanından kaldırılan cenazeleri gördüm. Meydanda insanlar acılarını paylaşıp, darbeye lanet okuyorlardı. Ama anmalarına darbe bile izin vermişti!

Durum sanırım açık. Anmalarımıza müdahale etmek sizin haddinize mi? Bunu toplumsal mutabakat olmadan çıkarttığınız yasalara dayanarak mı yapıyorsunuz? Yapamazsınız! Resmi rakamlara göre 8 bin insanı -ve bu giderek artıyor- yaraladınız, gözü çıkanlar, ölenler, komada yaşam savaşı verenler Lobna’lar Ali’ler Ethem’ler Medeni’ler… O kadar çok öldürdünüz ki artık adlarını hatırlayamıyoruz, beş değil on değil binlerce insanı binlerce fidanı kafasına gözüne sıkarak, işkencelerde, sizin zalim, ahlaksız, insanlıktan uzak anlayışınız ve koltuk sevdanız yüzünden yitirdik.

Sizin insanlıktan çıkmış rotanızı çok iyi biliyoruz. Biz tarihi sizin akademisyenlerinizden, ekonomiyi jöleli yalakalarınızdan, adaleti, dümen suyunuza göre yorumlayan hukukçularınızdan daha iyi biliyoruz. İşte bunun için örümcek ağı gibi kurduğunuz basın yayın organlarına gün aşırı çıkıp beyanatlar veriyorsunuz. Karşımıza çıkın sorularımıza cevap verin. Bırakın bu yarım ağız konuşmaları. Kaçınız halkın arasına girdiniz bu süreçte, kaçınız vekil seçildiği ilde dolaştı ve ‘sorunu yerinde tespit’ etti. Hiç! Sizi seçenlerin padişahı olduğunuzu sanıyorsunuz ve çok yanılıyorsunuz. İşte bunun için hepiniz hesap vereceksiniz.

Ana muhalefet kardeşim sen de kendine çeki düzen ver. Kürsüden atıp tutmakla olmuyor bu iş.

Gezi olaylarının ilk günlerinde saat gecenin bir buçuğunda toplantı yapıp saçma sapan bir kararla cumhur başkanına ‘liderler zirvesi önermek’ ne demek? Sokaktaki bizlerin siyasete ihtiyacı yok. Sırtının sıvazlanmasına hiç gerek yok. Yapamadığın muhalefeti biz sırtlandık. Taleplerimiz var.

Adalet yoksa barışta yok!

Salı, Temmuz 02, 2013

Şairin Toması

Şu günlerin şiirleri mutlaka yazılıyordur, yazanlar vardır eminim. Ben beş satırlık bir karalamanın ötesine geçemedim. Bunun sebebi fikir kıtlığından öte, ellerimin çalışmasındansa ayaklarımın o eylemden bu eyleme koşmasını istememdendir.

Adorno'nun "Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" Sözünü oldum olası yanlış anlayan bizler, doğrusunun Auschwitz varken sadece şiir yazamayız, aynı zamanda bunun için mücadele etmeliyiz kısmını ne hikmetse hep atlayarak kişisel "kariyer ve isim cilalama yöntemlerimize eskisi gibi devam ediyoruz. Tek farkla; Gezi Direnişini konuşup yanında şiir okumaları yapacağız diyerek.
Bunun anlamı şu; eskiden tavuğa yumurta yedirirken şimdi omleti tavuklu yapıyoruz.

Karanlık, şairlerin şarap mahzenidir. Ama!

Serseri ruhlarını oraya buraya sürüklerken mutlaka hataların en fiyakalısını yaparlar amma velakin ders çıkartmak kısmında da yakışıklı olmaları gerekirken tren öküz ikileminde kalırlar. Yüzyıllardır şairin fotoğrafındaki sepya renk bakiyken, ruhundaki çalkantılı hal, liman arayışı artık mahzenin içinde olmaktansa mahzen sahibi gibi “ne vereyim abime” der durumdadır.
Bu boşluk algısını devrim ya da devrimler dolduramaz! Sovyetler Birliğinden Mayakovski’ye baktığımızda fotoğraf daha da netleşecektir.

Yazının sebebine girecek olursak. Nevzat Çelik’in falanca yerde şiir okumaları ve gezi direnişini bu toplantıya dahil etmiş olmasıdır. Elbette N. Çelik bu yazının öznesi değil nesnesidir. Özne genel itibariyle şairin tutumu yani direniş alanında gazdan kaçıp, soluklandıktan sonra, talcid’li solüsyonun ne ciddi insan icadı olduğunu düşünmeden tekrar direnişe dönen, barikata kilit taşı taşıyanlardır. Ama!
Bizimkilerden bazıları portakallı ördekte sever.

   
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...