Perşembe, Ekim 31, 2013

Öyle kötü günler gelecek ki, kadehlerimizi bir İrlanda pub'ında tokuşturup, elden giden Türkiye'mizi düşünürken başlarımız istemeden aşağıya düşecek.

Salı, Ekim 29, 2013

kış geçsin

pırıl pırıl bir cinayet girişimiydik birbirimize
bizi bulduklarında hiçbir anı yarım kalmayacaktı.
kim bilir belki bizden sonra bir daha öpmeyecekti seviştiğimiz insanlar birbirini
şimdi biz, şimdi onlar.. yo tek damla kan kalmamalı bu dünyanın damarlarında
biz şimdi katille maktulün arasındaki son bakış gibi çıkacağız vahşi ejderhaların kalbini yara yara
kandan ne kadar iyilik çıkarsa o kadar doyacağız.
kırıldık, bundan dahası var mı?
kaldırımlar getirdim sana koy başını uyu, kış birazdan gelir belki beraber kayboluruz.
belki bizim çocuklar bir devrim girişiminde bulunur bahara çıkarız yalın ayak sadece sen ve ben
bir yurt oluruz yeni baştan.

biz bir kışkırtmanın ilk tercümesiydik seninle
söz gülüm yarım hiçbir şey kalmayacak bu ölümde
şu kışı atlatalım göreceksin
doya doya güleceğiz de
bekle, fırtına yelkenleri doldursun
dirilsin yeniden bağrında bir papatya
o çocuk büyüsün, serpilsin
karanfil koksun önce dünya
yine geleceğiz de

Cuma, Ekim 25, 2013

Kititake Hiraoka’dan Yukio Mishima Yaratmak

"Güzellik ürkünç, müthiş bir şeydir.
Ürkünçtür, çünkü tanımlanamaz,
tanımlanamaması da bizlere yalnızca
bilinmezlikler verdiği içindir.
Burada kıyılar birleşir,
bütün karşıtlıklar bir arada yaşar."

Dostoyevski – Karamazov Kardeşler.
                                  

Doğduktan on iki yıl sonra annesiyle ilişkileri ‘normal’ hale geldi. Çünkü babaannesi sadece beslenme saatlerinde annesine izin veriyordu. On iki yıl boyunca oyuncak bebekler ve kızlarla arkadaştı. Babaannesi, samuray kökenli bir aileden geliyordu. Gelenekselliği, saç telinden topuklarına kadar hisseden bir çocukluk evresinden sonra edebiyata merak sardı.
Babası, Japonya’da iki yüz elli yıllık askeri gelenekten geliyordu. Baskın kişiliği Kimitake Hiraoka’nın yazmasını istemez. Çünkü ‘kadınların’ uğraşıdır edebiyat. O bir erkek olmalı, ülkesini savunmalıdır. Kimitake ilk olarak Aziz Sebastian’ın, etinden içeriye giren oklara ve kanlar içinde can verirken resmedildiği yağlıboya bir resme bakarken orgazm olup kendisini tanımaya başlar. Elbette ülkesini savunacaktır ama bir eşcinsel olarak.
Japonya’nın kâğıt sıkıntısı çektiği dönemlerde öğretmeninin (Fumio Shimizu) yardımıyla ilk denemelerini yayınlar. Bir haftada tükenir. Ülkedeki yayıncıların tamamı kâğıt sıkıntısından yakınırken o daha çocuk yaşlarında kitabını basar. Üniversite çağlarına geldiğinde baba otoritesinden kurtulmak için bir mahlas bulmalıdır. Mishima Fuji dağını karşısında bir şehirdi. Yukio ise kar anlamına geliyordu.

Yukio Mishima

Gelenekselliğin getirdiği faşizanlık onu da etkiliyordu, bunda babaannesinin payı ve babasının minik bir bürokrat, koca bir Hitler hayranı olma durumu önemli. Fakat atom bombalarıyla ülkesinin iki şehri yerle bir edilmiş, çocukların on yıllar sonra hala sakat doğduğu bir ülkenin yazarıydı. Gelenekselliğin yanında, modernizmin karşısında durması gerektiğini daha iyi kavramış olmalı. Yazdığı kitaplarda Japon kültürünün erozyona uğraması ve toplumun bu akıntıyla değişimi, kendi dâhil ‘bireyi öldüren’ kapitalist çarkların kişi üzerindeki etkilerini, sıkışmışlığını kaleme aldı. ‘Kadınlara kur yapmayı seviyorum’ diyordu Mishima ‘ama onlarla beraber olmak istemiyorum.’ Fakat evlendi. Evlendiği kişi aristokrat bir aileden geliyordu. Yaşamının duraklarında elbette yoksullukta vardı ve belki de evliliği bu yüzdendi. Aileni koru vatanını sev...
Eşine evlendiği ilk günlerde ‘yazmama ve spor yapmama karışma’ demişti. Her şeyden önce yazmak geliyordu. Batılı anlayışı sevmiyordu ama bir kitap yazıp batılıların hayranlığını kazandı. Bir Maskenin İtirafları 1949
Hitler faşizminin dakikliği, samuray kültürünün yılmazlığıyla buluşuyordu. Kılıcın keskinliği, barutun öfkesiyle harmanlanıyordu.
-Tarihe böyle bakılmaz ama Mishima Hitlerin karşısına olduğu gibi çıksaydı, Hitler bu samurayı gaz odasına ya da idam mangasının önünde bir kütüğe bağlayacağı kesinmiş gibi. Fakat Hitler Mishima’nın karşısında olsaydı… Bu tamamen bir muamma, belki saatlerce tartışabilirdi. Elbette ilericiler için çok aydınlık bir gelecek vaat etmeyecekti. Şimdiki zamanlar gibi.-
Üç kez Nobel adaylığı, yüzden fazla yapıt, sayısız film, no oyunları ve bir örgüt kurdu. Örgütünün adın Kalkan Cemiyetiydi. Yüz elli kadar insanı kendi seçti, dar bir ‘kurum’ olsun istiyordu. Öyle oldu. Dövüş sanatında ustalaştı, samuray sınıfının son temsilcilerindendi. Örgütünü de bu yolda biledi, kıyafetlerinden, eğitimlerine kadar ilgilendi. Yazılarına, ‘ailesine’ ve imparatora saygısını hiç kaybetmeden yoluna devam etti.
Ya Kimitake Hiraoka olacak, ya da hayatını Yukio Mishima olarak sürdürecekti. O modernleşmenin karşına kalkan cemiyetiyle, modern ordunun karşısınaysa samuray kültürüyle çıkıyordu. Yazdıkları gibi hayatı da planlı şekilde ilerledi. Ölümünü de bir eser olarak görüyordu. Bu ölümü bir sene öncesinden kurmaya/planlamaya başlamıştı. Yüz elli kişilik ordusunu  -ki Mishima askere gitmemek için askeri doktora, öksürüğünü ciddi bir hastalık gibi gösterip orduya katılmamıştı- Japon askeri kuvvetlerinin içinde yetiştiriyordu.

Hayatını çelişkiler yumağı içinde geçirdiği açık. Hem babası vasıtasıyla orduyla yakın ilişkileri olması, hem askerden kaçmak için hasta numarası yapması, samuray kültürünün geleneksel yapısalcılığı ve eşcinsel eğilimleri ruhunu çalkalandırıyordu. Yaşadığı dönemin –edebi açıdan- en belirgin özelliği ise kanımca şudur. Birinci ve ikinci dünya savaşları arasında dünya edebiyatı özellikle Amerika’da Beat kuşağının beslenip var olmasına önayak olmuştu. Doğuda ise Mishima’yı var etmişti. Batıda genel olarak savaş karşıtlığı olarak tezahür eden bu durum, doğuda gelenekselliğe dönme anlamını taşıyor. Elbette modern orduya geçilirken orduyu şekillendiren, eğiten ve kültürünü de beraberinde getiren batılı anlayış Japonya’nın genel geçer olmayan gelenekselliğini etkileyecekti. Öyle de oldu.
Yukio Mishima Nobel’e aday gösterildiği yıl Nobel’i alan vatandaşı Kabawata, “Olağanüstü bir yetenek, benden çok yukarılarda, ancak dünyaya üç yüz yılda bir gelen dâhilerden” diyecekti.   
İç dünyasındaki acıdan haz alma hali, rüyalarına kadar ulaşmış onu çepeçevre etkisine almıştı. Dışarıdan bakıldığında yapıtlarındaki incelikle, intiharı arasındaki kan gölü ciddi bir ikilem gibi duruyor. Çelişki yumağı Mishima için büyüyor gibi. Fakat bunu hiçbir zaman dışarıya aksettirmiyor. Kapalı bir kutu gibi Mishima. Erkekleri arzuluyor ama bir kadınla evleniyor, ordudan kaçıyor ama kendi ordusunu kuruyor, yazıdaki inceliğiyle ölümü sırasındaki keskin kılıç her şeyi ikiye ayırıyor.


İntihar Sanatı

 

24 Kasım 1970, yayıncısının istediği yazıyı bitirir bir miktar para ayırır kenara, bu para Tetenokai (Kalkan Cemiyeti) üyesi olan dört kişiye ayrılmıştır.

Karısına bir not bırakır.

“Herkes ölür ama ben sonsuza kadar yaşayacağım.”

25 Kasım 1970, kapısının önünde yeni bir araba, içindeyse dört kalkan cemiyeti üyesi vardır. Hepsi askeri üniformalarını giymiştir. Basına günler öncesinde haber verilmiştir. Tokyo’da bulunan Ichigaya karargâhına gidip genelkurmay komutanlarından birisine 17. yüzyıldan kalma bir samuray kılıcı hediye edecektir. Karargâha rahatça girerler ve komutanı sandalyesine bağlayıp kapının ardına odadaki sandalye ve ağır eşyaları koyarak giriş çıkışları bloke ederler. Mishima’nın son bir görevi vardır. Ünlü bir balkon konuşması yapmak! Karargâhın geniş balkonuna çıkar. Aşağıda yaklaşık sekiz yüz asker ve basın mensupları Mishima’nın; imparatorun haklarının geri verilmesini, batılı anlayıştan uzaklaşıp samuray kültürüne dönülmesiyle alakalı konuşmasını, alnına taktığı beyaz bantla bitirir. Bu bant kamikazelerin ölüme giderken taktığı bandın aynısıdır. İçeriye girip diz çökeceği yeri biraz temizler ve üniformasının düğmelerini yavaşça açıp Tetenokai üyelerine son kez bakar. Elinde kılıç tutan Masakatsu Morita’ya -cemiyet içinde Mishima’nın nişanlısı gözüyle bakılmaktadır- döner ve son kez ona bakar.
İkisinin de ortak noktaları çoktu, bunlardan biri; kanlı ve acılı bir ölümdü. Mishima, “Seppuku orgazmın zirvesidir” diyordu.  
Morita çok acı çekmemesi için başını vuracaktı. Ama öncesinde ritüele başlanacak ve Mishima karnını deşecekti. Sandalyeye bağlanan general durumu fark etmişti. “Yapma” dedi Mishima’ya… “Lütfen yapma.”


Mishima karnını işaret ve orta parmağıyla işaretledi ve kılıcını o boşluktan içeriye soktu. Pembemsi bir bağırsağın görünmesiyle birlikte odayı kesif bir koku kaplar. Bu arada Marito seppuku’yu tamamlamak için kılıcını indirir. Fakat kafanın gövdeden ayrılmasını başaramaz. Mishima’nın sırtında derin bir kesik açılır… -Şunu da ekleyelim: eldeki verilere bakılınca Marito sevgilisini öldürmek üzeredir. Odada Marito’nun aşırı terlediği ve ellerinin titrediği biliniyor.-    
İkinci darbe halıya isabet eder ve üçüncüsü çenesine…
Seppuku Japonlara özgü geleneksel intihar yöntemidir. Harakiri ile benzerlikleri var gibi görünse de öyle değildir. Harakiri, kişinin nasıl intihar edeceği ile bağlantılı ve ölmeme durumu söz konusu olabilir.  Seppuku’da ise ölüm kesindir. Bu ritüelde en az üç kişi bulunmalıdır.


1970 Kasımında Mishima seppuku yapan kişiydi, ikincisi Marito yani Mishima’nın kafasını gövdesinden ayıracak olan kişiydi, ama yapamadı. Üçüncü kişiyse seppuku’nun başarısızlığa uğraması durumunda  -Marito’nun heyecanı, o gün Mishima’nın seppuku’yu tamamlamasının önüne geçmişti- hem Mishima’nın hem de Marito’nun kafasını kesecekti ve öyle de oldu. Mishima ve Marito istedikleri şekilde öldüler.

Yan yana.

Merhaba Gözüm - Deve Dergisi Ağustos Sayısı

Sene 1980, darbenin maşallahı var. Türkiye’ye ata sporumuzun parlayan yıldızları gibi el ense çekiyor. Minder dışına kaçmanın, biraz soluklanmanın tek yolu ya ölmek ya da büyük şehirlerden küçüklerine cam kenarı bir bilet almaktan geçiyor. Bizim de başımıza aynısı gelecek.  

Babam bir yandan İstiklal caddesinde kartpostal/kitap satarak örgüte yardım etmeye çalışırken diğer yandan okuyor. Annemle evleniyorlar 1977 Mayısında ben annemin karnındayken o kanlı tezgah işliyor. Bize düşen ise, ‘nasıl bir macera istersiniz?’ sorusunun cevabını bulmaktan başka bir şey değil.   

Gözlerimi yolda açıyorum. Çocuklar cam kenarını severler, ben de. Çocukluk işte, cam kenarı aynı külahın dibi gibi bir şey. Dilinle dondurmayı ittirip, sıkıştığı yerde canına okuyoruz dondurmanın da cam kenarında, manzaranın da. Kocaman, karlı dağlar var. Bir biri ardına geçiyoruz. Ben dağın anlamını çok bilmiyorum, çocuğum. Ahmed Arif’in dizelerini okumamışım daha, okumayı çok sonra çözüyorum.  

Döğüşenler de var bu havalarda / El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem /Ümit, öfkeli ve mahzun / Ümit, sapına kadar namuslu / Dağlara çekilmiş /Kar altındadır.  

Dağa anlam katacak teorim ‘kartopu oynayalım mı?’ kadar. Dönen tekerler bizi üç turist yabancılığında Hakkâri’ye bırakıyor. Hakkâri bize biz Hakkâri’ye bakıyoruz. Babam sürgün edilmiş genç bir öğretmen, şimdilerde, İstanbul’da kalsaydım öldürürlerdi beni' diyor. Annem Üsküdarlı bir genç kız henüz yirmi üç, babam yirmi yedi yaşlarında. Cemal Süreya 1939 sürgününde yaşadıklarını yazacak kadar kendiyle barışık…   

Bir yük vagonunda açtım gözlerimi, /Bizi kamyona doldurdular, / Tüfekli iki erin nezaretinde, / Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular, / Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar, /Tarih öncesi köpekler havlıyordu /Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. /Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü. 

Bir sürgün hayattan hep kırık bir acıyla memleketini ister. Zira memleket sürülenin damıdır. 

Hakkari’de tarife standart. Devlet memuruysan devletle aran iyi, ajan olma ihtimalin insan olmandan daha yüksek. Aynı hesap babamın masasına gelince, adisyona sabıkasını koyup geri iade ediyor. ‘Ha o zaman ayrı be hewal, malum dikkatli olmalıyız keza devlet hoş değil.’ Neyse ki bu telaşlı hava çabuk dağılıyor. Dağılıyor dağılmasına da Hakkâri’de yılın sekiz ayı kar, fırtına. Darbe de üzerine tuz biber ekmiş, kardan adam yapalım desek ‘bunun burnu niye kırmızı, bir şey mi ima etmeye çalışıyorsunuz’ diye evler basılıyor. Basılan evde aksakallı, nur yüzlü bir amcanın tablosu.  

‘Bu kim?’  
‘Dedem’ 

Dedem dediği de kapı gibi Karl Marks. İşte günler böyle birbirini kovalıyor.  
Bize verilen ev en üst katta. En üst dediğime bakmayın, bina zaten hepi topu iki katlı, kibrit kutusu gibi ama ev sahiplerinde vefa dağ gibi. Hocam diyorlar babama ‘sana nasıl iyiliğimiz dokunur, sen çocuklarımızı okutuyorsun.’  

Fakat evin çatısından çok damı var. Dam yola hemzemin. Bazen inekler yolunu şaşırıp bizim damda biten çimenleri yemeye çalışıyor. ‘Dağ mı lan bu, inek!’ diyemiyorsun ineğe. İnek ineklik edip, bizim kerpiçten özenerek bin bir emekle yaptığımız güzelim damdan destursuz şekilde ve yerçekiminin ne mübarek bir şey olduğunu kanıtlarcasına yemek masasına düşüyor. Hanginiz dört yaşındayken eve düşen bir inekle tanıştınız? Sürgün olduğumuz Hakkari’de oyun oynarken tellere takılıp can veren çocukluk arkadaşlarımızda oldu örneğin. Sessiz sedasız küçük tabutlara konulup, köy halkı tarafından sessiz sedasız gömüldüler, o küçücük yaşlarında. Acı işte hep bunlar. Güldüğümüz kadar ağladığımızda oluyordu.  

Babam Hakkâri’deki durumu mektup yazarak İstanbul’dakilere bildiriyordu. Her kelimesi beton ağırlığında mektuplar Hakkâri’den İstanbul’a gidiyor, kamyon yükü ağırlığında mektuplarsa Hakkari'ye geliyordu. Vedat Günyol’a mektup yazan babam bir öğrencisinin, ‘Vedat ağabeye benden selam söyleyin’ dediğinde, kırmızı kalemle bir not düşer. ‘Vedat ağabey öğrencimin size selamları var.’ O öğrenci yıllar sonra Vedat Günyol’un evine gidip adı sorulduğunda Muhsin diyecektir. Ben Muhsin Kızılkaya.  

Yıllar sonra büyük şeyler yazdığımızı sanıp, Muhsin Kızılkaya'ya dosyamı uzattığımda, o da dolabı göstermişti. Kapı gibiydi maşallah. Benim gibi değil benden daha iyi yazan insanların gönderdiği dosyalar. Hepsi üst üste binmişti. Bkm’nin kapısından çıkarken içimde ‘bir zamanlar hakir gördüğün o genç var ya’ repliği. Şaka bir yana dur dedi ve bolca kitap verdi. ‘Bunları okumalısın. Eğer yazarlığa yeteneğin varsa, zaten bir şekilde karşılaşacağımızdan emin olabilirsin.’ O zamanlar bu söylediklerini çok dikkate almamıştım. Fakat uzun zamandır, kurulan cümlenin, başka bir yerde merhaba ben İnan Ulaş demek olduğunu biliyorum.  


Çünkü Hakkâri ortak bir anı diktatörlüğü gibi olur olmaz kafasını çıkartıp duran bir şey. 

Sanat Siyaset ve Edebiyat

Sokrat’ın savunmasından bu yana iktidar ve sanat tartışma konusudur. Sokrates’in savunmasını yaptığı meşhur mecliste kimler yok ki; şairinden felsefecisine, bürokratından siyasetçisine uzanan uzun bir yelpaze. İlerleyen yıllarda, bu mahkemeler, bilim insanlarına ateşle yaklaşmış, türlü çeşitli cadı avcılığıyla ün salmışlardı. Bilim ve din, din ve sanat, sanat ve iktidar defalarca karşı karşıya geldiler. Da Vinci örneğin kilise himayesinde çalışmasaydı günümüzün ceset hayranlarından biri olarak anılabilirdi. Fakat kaçak yaptığı bu çalışmaları, kilisenin göz yummasıyla daha rahat yürütmüştür. Keza iktidar ve para odakları sanatı sever, onlar çağımızın en iyi sanat sevicilerindendir. Çünkü pirana güdüleri iyi, köpek dişleri sağlam, koku duyuları en az bir domuz kadar gelişmiştir. Niccolo Machiavelli’i iştah açan prenslikler kitabını yazdığından beri, akılları da açılmıştır bu sanat sevicilerin.

Sanat bundan böyle imparatorlukların, din erbapları ve aristokratların himayesine girmiş, sanatçılarda bu omurgasız duruma boyun eğmişlerdir. İşte, “falanca kişi neden saptı, niçin bu kadar iskeleye yanaştı?” sorusunun cevabı budur. Parayla ilişkisini çarpık kuran sanatçı, elbette rüyasında kendini holding ceo’su olarak görecektir. Bu rüyada, yaşadığımız fukaralığında payı yadsınamaz.
Peki, sanattan para değil itibar kazanmak daha mı onurludur? Eğer konu itibarsa; elbette padişahın soytarısı, mahallelinin soytarısını kendine zül görecektir. Bu bağlamda geçen haftalarda Necip Fazıl’ın Adnan Menderes’ten para istemesi olayını bu kadar büyütüp tü kaka diyenler, Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşını yazdıktan sonra yaşadığı hayata ve daha sonrasında oğlunun düşkünlüğüne şapka çıkartmalıdırlar! Eğer bakış açımızı bizim cephe ve düşman hattı diyerek kurarsak -ki alışılagelmiş örnek budur- yanlış ata oynarız, oynuyoruz da.

Fakat asıl kangren, edebiyatta iktidar mefhumudur. Özellikle yeni yazmaya başlayanların rüyalarını kâbusa çeviren bu sorun, ilerleyen yıllarda daha da belirginleşip, katlanarak pis kokular yaymaya devam edecektir.  Örneğin Türkiye’de edebiyat ve şiir ödüllerine gölge düşmüştür. Ödül veren ve ödülü alan kişi arasındaki bu iğrenç ittifak, karşılığında itibar getiriyor, öyle mi? Hayır, biblo ya da belge değil, oskar verseler ne olur! Zaten çarpık ilişkiler silsilesinin, o çukurun içinde ismini cilalamaya çalışıyorsun ve bunu herkes görüyor. “İyi çocuktur, önü açık” diyen ödül vericilerde bu kötülük ittifakının kurucuları, devam ettiricileridir. Kamyon yükü insan küstürmüş, ah almışlardır. Alıyorlar, almaya da devam edecekler. Kaldı ki neyi neyle yarıştırıyorsunuz. Şiir ödül jürileri şiire nereden bakıyorlar, neye göre değerlendirip, nasıl sonuca varıyorlar? Şiir, yarıştırılabilir bir disiplin midir? Bunların sorgulamasını yapan kişiler zaten şiir yarışmalarına katılmıyor. Sevgili jüri bu duruşu nasıl değerlendiriyor merak ediyorum. Bu jüriler aynı zamanda yazı dünyasının iktidarı olduğundan her törende bulunmak, her kokteylde içmek, bitmek tükenmez anılarıyla beyninizi kilitlemekle meşguldür. Genç yazarlarda bu çarkta ne hikmet, nasıl, ne gibi bir keramet gördülerse bu dişliyi tamamlar, kötülük dayanışması da bu şekilde yuvarlanıp gider.
Beyler şiir atı bir derginin adıydı. Sezai Karakoç Şahdamar’da “Biz koşu bitikten sonra da koşan atlarız” derken başka bir şeyden bahsediyordu, siz yanlış anlamışsınız.
Yaşadığımız bu sorunlar aklıma sürekli yazarlıktan emekli olma düşüncesini sokmuştur. Yazarlığı bir meslek olarak ele alındığımızda emeklilik zamanı gelmiş onlarca isim sayabiliriz. Fakat bu serüveni son an’a kadar yaşatmak isteriz. Bunun en iyi örneklerini şairler vermiştir. Rıfat Ilgaz’ın son şiiri Elim birine değsin / Isıtayım üşüdüyse / Boşa gitmesin son sıcaklığım!  

Şiirin duygu dili olduğunu düşünürsek bu istek anlaşılabilir. İçinde handikaplar bulundurması bakımından da tehlikelidir. Tekrara düşmek, bunu fark etmemek, yola devam etmek. İşte bu bermuda şeytan üçlüsü yazıyı da yazarı da batırır. 

Perşembe, Ekim 03, 2013

Hasan Ferit ve haziran direnişinde kaybettiklerimiz için.

-gerçek!
toparlanmayı bilmez destursuz münzevi
diyorum; bu dağlarda bir iş var
yakutu vurulan şehirlerde hep mesai
diyorum; bu işte gizlenen bir dağ, bir kadın var
yoksa ölüme geç kalmaz,
aşkı bıçaklamazdı bu çocuklar!-
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...