Cuma, Kasım 29, 2013

Hayyam



Dal goncayı bir sabah açılmış buldu,
Gül melteme bir masal deyip savruldu
Dünyada vefasızlığa bak; On günde
Bir gül yetişip, açıp, solup kayboldu,
Sen acırken bana, hiç bir günahımdan korkmam
Benle oldukça; Yokuş, engebe, yoldan korkmam
Beni ak yüzle diriltirsin a Tanrım, bilirim;
Defterim dolsa da suçlarla, siyahtan korkmam.


https://www.youtube.com/watch?v=_lUo3cTIoME

Perşembe, Kasım 28, 2013

Zaman ver!

Zamanında it gibi felsefe konuşup, hayatı yorumlamaya çalışıyoruz. Genciz daha tohum gibi az.. Tane kadarız. Maltepe tren istasyonundayız. Nereden geldik nereye gidiyoruz hiç düşünmeden, kızlardan biri dedi ki; "zaman madde midir?" Kant'a başvurduk olmadı Hegel'in kapısını çaldık cık. Arada bi'kaç şey söyleyen oldu. Cılız seslerdi kimse umursamadı, söyleyende anında unuttu.

"Zaman madde midir?"

Politzer okumuştuk tuğlalar düşmüştü başımıza ve zaman kaybından başka bir şey değildi.
Felsefe okuyan herkes gibi duvarlara çarparak ağzımızdaki kanı 'felsefenin temel ilkeleri'den sayfalar kopartarak sildik.

Asıl soru şu; "Zaman isterler ve verirsin ama bu zaman nereye gider?"

Önceki sorunun cevabı ise, evet, zaman maddedir, çünkü zamanın tezahürü yaşayan ve yaşamayan her şeydir. Çünkü üzerinden geçen her şeyi etkiler değiştirir ve dönüştürür. Bu soyut olan "zaman" kavramını" somuta çektiğinden...  
Ancak içerek unutabilirsin. İçerek.. Bol içerek. Bol bol.  Hatırlamayana kadar içerek.

Salı, Kasım 26, 2013

hicran

hangi sabahtan kalkar bizim
uykularımız.
 

sakın çekme üstümden geceyi, gündüz 
beni yorar. Tanrım, tanrıları başkalarının 
gülmesine izin veriyorken 
bana neden yırtık bir ceket gibi yalnızlığı bıraktın? 
seninle mavilerimiz başka akardı denizlere 
yeşil ayrıydı. Bir ağaç büyürdü aniden, apansız, 
öyle güzel gözleri vardı, öyle güzel elleri 
kırılıp tamir edilen bir şeylerin yeniden başlaması gibi 
kırdın sonra onardın kötü günleri.


adını kaldırdın o semtten taşıdın beni soyadına
bir tabak daha ekledim bir kaşık çatal daha 
biraz daha terk ettim rakıyı 
akşamlar seninle uzadı
durup bize bakardık 
bir fotoğrafın gözleri sanki:
ikimizin de hiç babası olmadı 
çok ağlattılar bizi
saçlarımızı hep ama hep kendimiz okşadık 
yarasını yalayan köpekler gibi 

sonra akşam olurdu otelde 
acı çoğalırdı 
çünkü herkes iki kişilik yaşamaya alışmıştı 
kayıt defterlerine adımız hiç 
yan yana yasal yazılmadı
bundan çarptığım kapı, vazgeçtiğim dünya 
üzerimdeki ağırlık hayattan başkası değil 
ve yakışmıyor bana, benim gibi
iç cebinde oğlunun resmini taşıyanlara
gece benden kalkar gündüz olur 
biraz benden sonrası mutluluk 
bana hazırlanan tetik, bana uygun ölüm 
hayat; yazıp yırttığımdan fazlası değil. 

Pazar, Kasım 24, 2013

Tanrılar ve barikat.


Sanki ikimizin içinde aynı anda bir ejderha uyanıyor ve dışarı çıkmak için sigarasını ateşliyordu. Hayat 41 derece ateşle gülmek gibiydi. Yan yanayken sürekli birbirimizi tedavi etmeye çalışıyorduk ve yaralarımız en az bir insan boyundaydı. Durmadan ve hep virane bir evin bozuk musluğu gibi kan kaybediyorduk. Kimse görmüyor, duymuyor en beteri önemsemiyordu. “Sevgilim bugün ruhunun neresine çivi çakıp onarmamı istersin?”      

Cuma, Kasım 22, 2013

Doris Lessing

Doris Lessing birkaç gün önce öldü. Altın Defter'i yazdıktan sonra Nobel jürisinden biri kulağına tıslar. "Sizden hoşlanmıyoruz, Nobel hiçbir zaman sizin olmayacak!" Olay 1970 yılında vuku bulur. Yaşlanır 3 koca değiştirip onlardan toplam 4 çocuk yapar. Bir gün pazardan eve dönerken evinin önünde gazeteciler yakalar. 
"Nobel sizin, ne düşünüyorsunuz?" 
"Mutsuz çocukluklar, romancılar yaratır" Doris Lessing



Ev var mı?


Eviniz var mı?
Yok!
Peki beni neden seçtiniz?
Senin için kirada kalp krizi geçirdim! 
Ev yoksa olmaz ama. 

Pazar, Kasım 17, 2013

İrfan'ın travesti günlüğü.


...İnciyle yollarımızın bu beter şehirde kesiştiğini hatırlıyorum. Daha ameliyattan yeni çıkmış kendini baştan aşağı değiştirmişti. Resmen bir estetik harikası… Burun kemiğini törpületmiş ayaklarının orta parmaklarını kısaltmıştı. 

İnci inci olarak doğmuştu. İrfan değil. Hali vakti yerinde bir ailenin tek çocuğuydu. Annesinin konken partilerinden kapı dışarı edilmeye başlandığında henüz altı yaşını sürüyordu. İlkokul birinci sınıftaydı. Her sabah kendilerinde kalan kuzeniyle okula gitmeden önce annesi tarafından kolay olsun diye hazırlanan yarım ekmek arası margarin yağı ve bir damacanayı andıran bardakla boş şekerli çay. Hatta öyle üşengeç bir anneydi ki bu, sabah kalktığında uykusu bölünmesin diye akşamdan çocukların ekmeklerini hazırlar ve dolaba koyardı. Sabahsa yatağından kalkıp, çapaklı gözleriyle çocukları dürter sonra dolaptaki ekmekleri bir tabağa koyup çayın altını ateşlerdi. Çocuklar iki sene sonra seyyar yağ deposuna dönmüşlerdi. Bizimki yirmi bir kuzeniyse on dokuz kilo almıştı. Ta ki bir sabah kalkıp kuzenini çığlıklar atarak holde koşarken görene kadar. Çocuk canının acısından elini yüzüne götürüyor, elini çekip baktığındaysa deri parçalarıyla karışık saçlarının avucunda kaldığını görünce daha da panikleyip çığlıklarına çığlık katıyordu. Teni tanınmaz hale gelmişti. Sarı sıvıların aktığı yüzüyse korku filmlerini andırıyordu.

Çay almak için uzandığı sırada ocağın üzerinden kayıp, kafasına düşen çaydanlığın tek sorumlusu uyku sevdalısı haladan başkası değildi. Çocuk kaynar suyla haşlanmıştı. Bir hafta direndi ve acılar içinde öldü. Küçük bir mezar kazılıp çocukların daha rahat yaşayacağını umdukları cennete uğurlandı. Gözyaşları sel oldu o gün. Kimse uykucuyu suçlamadı. İnciden başka.

İnci bu olaydan sonra hep kendi dehlizlerinde yaşamaya, o dehlizleri yaratıp kozasında mutlu olmaya çalışan bir çocuk olarak hayatını sürdürmeye kararlıydı. Diş doktoru olan babası hastalarından fırsat bulduğu zamanlarda eve geliyor, annesiyse eve gelen arkadaşlarıyla konken, briç ve kocalarından çok sevgililerinin hikâyelerini dinleyerek zamanını geçiriyordu. Elbette kendisinin de genç, yakışıklı ve parasız bir sevgilisi vardı.

“Arkadaşlarım gelecek sen şu parayı al biraz oyalan istersen” Ne zaman bu sözleri duysa, o günü, kuzeninin çığlıklar atarak etrafta koşuştuğunu… Bir hafta boyunca hastanede yanıyorum diyerek inlediğini hatırlıyordu. Her şeyi yakmak istiyor, hiçbir şey ıslak ya da nemli kalsın istemiyordu. Etrafındaki her şeyin yanıp kavrulmasını istiyordu. O gün parayı alıp, apartmanın giriş kapısını gören yan sokağın hemen köşesine geçti. Kapüşonunu kafasına çekmiş yerdeki taşla zaman geçiriyordu. Taş tam bir karınca yuvasının yanında duruyordu. Önce taşı aldı ve yumuşakça yuvanın üzerine koydu. Karıncalar sağdan soldan delikler açıyor, delikler açıldıkça taş yerinden kayıyor ve ana giriş yeniden ve yeniden açılıyordu. Önce gözdağı vermek için birkaç karıncayı öldürüp çıkışın içine attı. Taşla tekrar girişi kapattı. Karıncalar birkaç saniye sonra tedirgince çıkışı açtılar ve dışarı çıktılar. O kadar çoktular ki aklı almıyordu. Küçücük deliğin içerisinde milyonlarca olma ihtimalini düşünerek ürktü. Nasıl bertaraf edeceğini hesapladı. Cebinden çıkarttığı kibrit kutusunu açtı, tırnağıyla kibrit çöplerinin uç kısımlarını törpüledi, ufak bir gazete parçasının üzerinde hepsini biriktirdi. Karıncaların şeker sevdiğini okulda öğrenmişti. Gerçi hemen hemen sevmedikleri şey yoktu. Mezarda belki kuzenini bile kemirmişlerdi. Hemen sokağın sonundaki bakkala koşup annesinin verdiği parayla biraz sakız ve elma şekeri aldı. Tekrar olay mahalline döndü. Elindeki gazete kağıdını külah yapıp elma şekerinin dışındaki şekerleri kırarak içine bocaladı, sonrasındaysa ağzına atıp çiğnediği sakızı aşağıdan külahın geniş ağzına doğru yol yaptı, elma şekerinin tam kalbine çiğnenmemiş şekerli sakızı koydu ve ardından hepsinin üzerine kibritten söktüğü barutu döktü. Evet, silahı hazırdı. İnsanoğlunun bilmediği dehlizler açıp yeraltında krallığını ilan eden karınca sürülerine gününü gösterecekti. Kuzenin ölü bedenini vahşice kemiren, yedikçe daha da açlığını daha çok hatırlayan küçük kemirgenlerin sonu gelmişti. Yaptığı külahı, genişlettiği delikten içeriye soktu. Çok zaman geçmeden, şekerin kokusunu alan sürü; ince, disiplinli bir hat çekip tek koldan barutun merkezine doğru çoğalarak ilerlediler.

 “Arkadaşlarım gelecek, al şu parayı biraz oyalan”

Yaktı kutuda kalan son kibriti.

            “Ne zaman döneyim?”
            “Ben seni çağırınca”

Büyük bir özenle ateşi külaha yaklaştırdı. O sırada sokağa girmekte olan genç adamı gördü. Adam ceketinin iç cebinden kutu birasını çıkartıp kafasına dikti ve bizimkinin üzerine doğru boşalan kutuyu fırlattı. Sonra göz göze geldiler ve genç adam fırlattığı bira kutusunun çocuğun yakınlarına düştüğünü görünce uzaktan “Kusura bakma genç adam, görmedim” diyerek özür diledi. Başını çevirip apartmana girmek üzere zile bastığında karınca yuvası çoktan alev almıştı.
Dünya bir çöplüğün yanında nefes almak gibi geliyordu. Kapkara bir kentin bütün pisliğinin toplandığı yerde, o boktan kokuyu soluyarak, ciğerlerine çekerek çocukluğunu atlattı. Bu yıllarda ilk düşündüğü şey; dünyada hiçbir çocuğu iyi bir aileye sahip olamayacağı gerçeğiydi. Etrafındaki bütün arkadaşları ya intihar özlemiyle yanıp tutuşuyor ya da uyuşturucunun beyinleriyle dans etmesine izin veriyordu. O ikisini beraber yaptı. Jiletlerle arası oldum olası iyiydi. Yanından ayırmıyor hatta permaşarp’ın en güzide yeri ağzıydı. Sevmediği matematikçinin derslerinde ağzında jilet gezdirip, sınav kağıdını boş verip, dışarıya çıktığında damağı yarılmış şekilde okul bahçesine kanla beraber jileti de bir hırsla tükürüyordu. Okuldaki başarısızlığıyla beraber kendi cinsine de olan ilgisi gitgide arttı. Önceleri okulun tuvaletinde makatına dayayıp ittirdiği kalem yetmez olmuştu daha sonra silgi daha sonraysa daha büyük şeylerle kendini tatmin etmeye çalıştı olmadı. Canlı kanlı bir erkeğe ihtiyacı gün geçtikçe arttı. Liseden mezun olduğu gün, sınıf arkadaşlarının vereceği partiye davet edildi. Gizlediği tüm hırs ve eşcinselliğiyle evin kapısında kot pantolonu ve tişörtüyle biraz bekleyip içeriden gelen sesleri dinledi. Yeni çıkan tek tük tüylerinden bir kaçını yüzünden yoldu, kulağını kapatan favorilerini düzeltti, esnek işaret parmağıyla zile bastı. Kapı anında açıldı. İçerideki duman ve ot kokusu çıkacak bir yer bulmuşçasına dışarıya kaçtı. Hemen omzundan tutuldu ve ortama, eline bir şişe bira bir de cigaralık verilerek dâhil edildi.

İnsanların arasından sıyrılarak havuz başına doğru ilerledi. Ev sahibi Sibel, annesinin yokluğundan yararlanıp evi sirke çevirdiği için kutladı. “Çok güzel parti Sibel”


Sibel elini çocuğun hayalarından aldıktan sonra, İrfan’ın pembe dudaklarına ufak bir öpücük kondurup, “Teşekkürler tatlım, artık özgür insanlarız” Orospu tamamen alımlıydı. Üzerinde kolsuz beyaz bir badi, onun altında sutyensiz, dik, kahverengi meme uçlarıyla bakir liselilerin; bir elinde kitap diğer taraftan uçuşan mini eteğiyle özgürlük anıtı gibi taş kesilmesine yetiyordu. Partide testosteron ve libido enflasyonu yüzünden sağda solda öpüşen tipler uyuşturucu ve alkolün etkisiyle gizli köşelere çekilmeye başlamışlardı. İrfan evin üst katına çıktığında bazı kapıların açık yan yana yatakların inlemelerle dolu olduğunu gördü, ev tamamen seks cennetini andırıyordu. Holde sırasını bekleyen çiftler artık dayanılmaz hale gelen birbirinin içine girme isteği yüzünden kapıları yumruklayıp “Elinizi çabuk tutun” diyerek sayıklıyorlardı. Sibel daha önce verdiği ev partilerinden deneyimli olduğu için ve defalarca bu deneğimi arkadaşlarının, annesinin yatak odasında seviştiğinden yatak odasının kapısına sevişmeyin yazmıştı. İrfan kapının önünde durdu ve yazıyı okudu, elini kapının tokmağına götürüp çevirdi, kapı aralandı. İçeriden ses gelmiyordu itti ve içeri girip kapıyı kapattı. Önce yatakta yatan çocuğun horultusunu duyup ürktü sonra çocuğa bakarak ürkecek bir şey olmadığını hatta komidinin üzerindeki bereket tanrısından daha az zararlı olabileceğini düşünerek gülümsedi. Odanın dört bir yanı aynayla kaplanmıştı, kafasını kaldırıp tavana baktığında kendi yüzüyle karşılaştı. Odaya nereden geldiğini bilmediği egzotik bir koku yayılıyor, bu kokuyla gitgide daha da heyecanlanıyordu. Yataktaki çocuğa, avını kollayan bir dişi leopar gibi yaklaşıp yanağında pençelerini gezdirdi. Sonra cam dolaba doğru yürümeye başladı. Dolabı açıp Sibel’in annesinin iç çamaşırlarını karıştırdı ve önce siyah bir tangayla jartiyer ayırdı sonrasındaysa üzerine tülden, göğüs kısmından göbeğine kadar aralıklarla dizilmiş pembe güllerle bezenmiş geceliği aldı. Dolabı biraz daha karıştırdı, gözlerden biri tamamen peruklarla doluydu. Sarı, kızıl, kestane rengi… Biraz rujla dudaklarını kan rengine boyayıp kendini güzelleştirdi. Jartiyerin kusursuz siyahıyla bacaklarının güzelliği loş ışıkta parlıyordu. Yatağa çocuğun yanına uzanıp aşağıda söndürdüğü yarım cigarasını ateşleyip, kafasını biraz dumanladı. Elini çocuğun fermuarına atıp, cırrt sesiyle beraber aşağıya doğru indirdi. Yılanı okşamaya başladı.  Çocuk dirileştikçe el hareketleri daha hızlandı. Artık deliğinden çıkmıştı yılan İrfan ağzına alarak bu hareketi ödüllendirdi. Yavaş yavaş inlemeye başlayan çocuğun tadı tuzlu baş tarafı yumuşaktı. Damarlarını dudaklarında hissetmeye başladığında çocuk gözlerini yarım yamalak açabildi. “Neler oluyor” demeye kalmadan gırtlağına kadar aldı çocuğu. Loş ışıkta tam bir kadın gibi görünen İrfan’ı hiç fark etmeden altına alıverdi. Tangasını sıyırdı ve götüne haşince girdi. Boşalmanın verdiği rahatlıkla birkaç dakika önce geride bıraktığı uykusuna hiçbir şey olmamış gibi devam etti. İrfan üzerini değiştirip, içindeki kızı tekrar derinlere gönderdikten sonra dışarıya çıkıp, partiye kaldığı yerden devam etti. 

Bundan sonra içeceği biralar verdiği bekaretinin, attığı haplar liseden sonra okulu bırakma kararının, çektiği cigaralar ise intihar girişiminin nazar boncuğu olacaktı. 

Salı, Kasım 05, 2013

İnsanlık bitti!

İnsanlık bitti. Kaddafi'yi köpek gibi gırtlakladılar. Son nefesini vermek üzereyken "ben sizin babanızım" diyordu. Yani akrabanızım, kafa tasını kırarak öldürdüler, sonra kurşunlarla tekrar öldürdüler. Saddam, kariyerinde Halepçe katliamını taşıyan, karışık bölgelerin birinde dengelerin buz üstünde inceliğine sahip bir ülkenin başkanı, diktatörü ne diyorsanız o. İpini uzun tuttular asarken, kapası basınçtan bedeninden ayrılsın diye. Pixeli düşük bir telefonla da bunu kayda aldılar. Kafası kopmadı, beceremediler. Ama çenesinden yanağına kadar bir yarık açıldı. Tam 17 cm. Basınç ve ipin ve yer çekiminin laneti.

İnsanlık bitti. Esed diyenlerin cebinde, Esad diyenlere zırt pırt çıkartıp gösterdiği bu yıl içinde öldürülen katledilen 100 insan var. Esad diyenler ise Hama katliamını göz ardı edip, diğer Suriye'lilier gibi Hama meydanındaki ölülerin üzerine basa basa yürüyorlar sadece farkında değiller.

İnsanlık bitti. 7 milyar yaşayan insandan bahsederken, her gün birilerini gömüp, başka çocuklar yapıyoruz. Gömdüklerimizin üzerine basıp güneşe biraz daha yaklaşıyoruz. İnsanlık tarihi boyunca, tek din, tek ülke temiz kalamadı. Tanrı'ya Allah diyenler ve Allah'a Tanrı diyenler arasındaki savaşta hiçbir şey yokmuş gibi sürüp gidiyor. Allah nidalarıyla kafaları kesilenler biblo sadece. Haçlı seferleri turistik gezi, cadı avıysa ufak barbekü partisi.

İnsanlık bitti. Bizim kavga ettiğimiz gibi onların çocukları bizimkileriyle kavga edecek. İşte dün, o türbanlı kadın devlet hastanesinde o çocuğu bunun için doğurdu. Bu laik kızımızda sevdiği çocuktan önce hamile kalacak ve sonra evlenecek. Tüm sebep yiğitleri tokuşturmak.

Güzel bir dünya için savaşın. Slogandan öte gidemiyor. Sosyalizm için gerekli olanı yapan Stalin öldürdüğü 1.ooo.ooo kişiyle beraber konaklıyor. Umarım iyisindir. Nereden tutsan elinde kalan bir tarih. İnsanlık bitti. Sadece umut edip, daha dün yaptığımız muhabbeti yarına taşımak için kaldırılıyor kadehler. Benle yarın aynı şeyi konuşacaksan hiç konuşma, eğer ben bunu yapıyorsam uzaklaşırım.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...