Pazar, Şubat 15, 2015

Dicle'den Özgecan'a

Bundan altı yıl önce sabah saatlerinde Boğaziçi Köprüsü üzerinde terk edilmiş bir araba ihbarı ile polis telsizleri işlemeye başladı. Taşıtı köprüden uzaklaştıran memurlar daha sonra arabanın içinde bir not bulurlar.
Annem, babam, Poyraz beni affedin çok acı var dayanamıyorum.
Plakadan aracın sahibi tespit edilir. Sonrasında güvenlik kameraları incelenir fakat hiçbir sonuç alınamaz. Arnavutköy Karakoluna çekilen arabadan hemen sonra bir taksi şoförü gelir ve köprü üzerinde bir kadının korkuluklara doğru yürüdüğünü söyler. İşte o kadın Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesiydi 
Dicle Koğacıoğlu.

Peki, ne oldu da ölümü? Yazdığı notta acının katlanılmaz olduğunu yazmıştı.
Bakın kitabında ne diyor Dicle Hoca: “Türkiye’de yaşayan kadınlar olarak hepimiz vücudumuzla ne yapacağımız konusundaki bin bir soruyla namus kurgusu üzerinden karşılaşıyoruz.

Kimimiz namus cinayetlerinden ölüyor, kimimiz giydiği eteğin boyu için dayak yiyor; başkaları oturma şekilleri hakkında çalıştığı atölye, ya da ofis sahibinden uyarı alıyor, namussuz olarak düşünülüyorsa pandik yiyor; bazılarımıza boşanırken çocuğunun velayeti verilmiyor, diğerleri verilmeyecek korkusuyla yaşıyor, bir başkamıza çalıştığı fabrikada kötü gözle bakılıyor, ötekine kötü gözle bakılacak diye çalışmasına izin verilmiyor.”
İktidarlar suya yazılan yazı kadar kalıcı olabiliyor ve her şeyin yüzde hesabı yapılamıyor maalesef. Dicle Koğacıoğlu üzerine düşündüğü, incelediği, araştırdığı toplumu tanıyordu. Yeni cinayetlerin ve onların yenilerinin de işleneceğini, yakalanırsalar iyi halden indirim alacaklarını, cezaevinde namus cinayeti işlediklerini söyleyip itibar edineceklerini… Bunların hepsini biliyordu.

Bu yazıyı Özgecan Aslan’a bağlayacağım ama aklımda şu soru işareti geziniyor.

Bu toplumun ahlakla ne zaman bağlantısını kestiler?

Değerlerimiz niye böyle avuçlarımızın içinden kayıp gidiyor?

Yoksa kapitalizm bizi çok mu çabuk tüketti?

Bozkurt işaretiyle fotoğraflar çektirip milliyetçiliğini sergileyen bu ‘babayiğitler’ üç gün sonra gencecik bir kızı alçakça katlettiler. Şimdi amberden yapılmış kürsülerden kükresin milletvekilleri ‘asıl milliyetçilik bu değil, bunların bizimle ilişkisi yok’ desinler. Kayıtlarını arasınlar küflü dosyalarda… Bulamadıkların da ancak içlerini rahatlatsınlar… Oh be desinler bizden değilmiş.


Aksine bizdenler, tam olarak bu toprağın vatandaşı bu katiller. Kapı komşumuz, kahvede çay içtiğimiz, okey attığında sinirlendiğimiz insanlar.
Biz artık kendi katillerini yaratan bir toplumuz! Bu böyle. Öncelikle bunu kabul edeceğiz. Yok diyen açsın haberleri izlesin, girsin internete şöyle bir dolansın. Kendi gerçeğimizle yüzleşmediğimiz sürece bu çukurdan çıkamayız.
Mevcut iktidar, sokaklar hareketlenince doğal refleksini gösterip susmaya başladı yine. Onlardan hayır yok. Üstelik ihale mantığıyla yönettikleri memlekette kendi gündemlerinin haricinde de başka bir şeyle ilgilenemezler.  
Dün Ali İsmail’in annesinin mahkemede söylediği şeyi bugün Özgecan’ın annesi mezarda dillendiriyor. ‘Çok acı çekmiştir. Keşke kurşunla öldürselerdi.’


Acı, insanların gencecik bedenleri üzerinde olgunlaştıkça annelerin söylemleri birleşiyor. Acı insanları birbirine perçinliyor. Canı az acıyan çok acıyana destek oluyor, olmaya çalışıyor. İşte bu acılardan, hüzne gark ettiğiniz toplumdan yurttaşlık bilinci doğacak. İyide ve kötüde yan yana gelmeyi öğreniyor insanlar. Sizin pis çıkar çarklarınıza karşı, ihaleci hırsız mantığınıza karşı, her demecinizin ucundan köşesinden sarkan eril dilinize karşı insanlar yeniden sokaklarda.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...