Pazartesi, Şubat 23, 2015

Kazak soğuktan, emanet dünyadan...

Birisi “Delikanlı kalk çay içelim” diyerek omzuma dokundu. Açılabilen tek gözümü yarılayıp adama baktım. Geceyi bu bankta geçirmiştim. “Buraya neden geldiğimi biliyorum.”
Adam bana bakıp, “Hadi kalk” dedi.
Banktan kıvrılan bacaklarımı yere indirdiğimde, soğuktan kaskatı kesilen bacaklarımın içinden kemiklerim metalik sesler çıkarttılar. Yeni doğmuş bir tay gibi ayağa kalkmaya çalışırken istemeden adama tutundum.
Adam bacaklarıma bakarak “Anlaşılan zor bir akşam olmuş” dedi. Binanın köşesinden dönüp girişe doğru yürümeye başladığımızda kapının üzerinde kocaman harflerle Atatürk Kültür Merkezi yazıyordu.
Suyun buharı küçük çay ocağını ısıtmış, hemen çaprazındaki pencere buğulanmıştı. Oturduğum sandalyenin önüne ufak bir masa çekmişti. Masanın üzeri çiçekli bir naylonla kaplanmış masa örtüsü niyetine kullanılıyordu. Üzerine tükenmez kalemle can sıkıntısından karalandığı belli olan çizikler ve sigara yanıkları vardı.
Gazetenin ekonomi sayfasını güzelce masanın üzerine serdi. “Poğaçaları soğutma” derken çayı önüme indirdi. “Birazda kıymalı börek almıştım.”
Kim bu adam diye suratına bakarken. “Ben” dedi “Buranın çaycısıyım” Ağzını açıp poğaçayı midesine indirirken çürük arka dişlerini görebiliyordum. Eliyle kıymalı böreği bana itip “Ye hadi. Boş karınla bi bok olmaz.”
Çay içimi ısıtırken sallanan dişimi acıtıyordu ama güzeldi. Adama bakıp, “kaç yıldan beri buradasın” dedim.
Kara kalın kaşları çatıldı, iri gövdesini sandalyenin sırtlığına dayayıp. “Burada soruları ben sorarım” dedi. Tam tekrar gerilmeye başlıyordum ki adam, cüssesinden büyük bir kahkaha attı. Ağzından sağa sola saçılan poğaçaları önlemek için dev gibi elini mağara kılıklı ağzına götürdü. “Şaka lan şaka” dedi. Gülmesini bastırmaya çalışırken bir bardak daha çay almak için ayağa kalktı.
“Demek kaç yıldan beri buradayım?”
Omzunun üzerinden masadaki boş çay bardağıma bakıp “İç ısınırsın” diyerek bardağı doldurdu. Tekrar masaya dönüp “Valla doğdum doğalı buradaymışım gibi geliyor delikanlı. Peki, sen kaç yaşındasın?”
“On beş”
“Yok canım” dedi.
“Büyük mü gösteriyorum”
“Yediğin köteğe bakılırsa, en az 30-40”
Başını indirip çayını karıştırırken karakaşları gözlerinin yarısını kapatıyor, iki devasa göz beni süzüyordu.
“Üstünde emanet yok muydu?”
“Emanet!.. Emanet yoktu.”
“Neden bu halde olduğunu anladım. Neyse gelmiş geçmiş artık. Kafana takma. Çayını içtiysen sana biraz burayı gezdireyim” dedi. İri adam önde ben peşinde mermer zeminde ilerlemeye başladık. İlerideki tablolara doğru yürürken “Kaça gidiyorsun?” diye sordu.
Okulu bıraktığımı söyledim. Birden durdu. Kafasını salladı ve tekrar yürümeye başladı. “Demek okumak istemiyorsun, iyi. Zaten o da okumayı tercih etmemişti” dedi.
Kendi kendine konuşuyor gibiydi. “Bak bana ben de okumadım.” Sessizce konunun benden uzağa taşınmasına aldırmayarak arkasından yürüyordum. Tabloların önüne geldiğimizde yavaşladık. “Bak o da okumaktan vazgeçenlerden”
“Kim çizmiş ki bunları?”
“Amedeo Modigliani. Lise ikiden terk.”
Derin derin tablolara bakıyordu. Gözleri baktığı kadın figürünün boynunda geziyor ve aşağıya doğru yavaşça iniyordu. Baktığı kadın tablosunu başıyla işaret edip, “Bu karısıydı. Modigliani öldükten iki gün sonra kendini pencereden aşağıya atıp intihar ettiler.”
“İntihar mı ettiler?”
“Evet”
“Modigliani öldükten sonra intihar etti demiştin”
“İntihar ettiğinde hamileydi!”   
Dışarıdaki rüzgar AKM’nin kapısını zorlayıp içeri girmeden hemen önce zaten ortalık buz kesmişti.
“Modigliani niye öldü peki?”
“Dünyanın üzerinde yaşayan ne kadar insan varsa, bunun yedi katı yerin altında koçum. Yerin altındaki insanlara neden öldünüz diye sorsan çoğu sana aynı cevabı verir. İşte Modigliani’de aynı dertten gitti. Yani yoksulluktan”
İster istemez üzülmüştüm. Modi’ye değil de daha çok bizim çaycıya. Anlatırken dertlenen bir tarafı vardı. Modi kemik olmuş gitmişti ama yaşayanlar acı çekmeye devam ediyordu. Bir şeylerin acısını çekmek için yaşadığımız bir dünyaydı sanki burası. Karısı iki gün boyunca kim bilir nasıl üzülmüş ve hamile olmasına rağmen kendini pencereden aşağıya bırakmıştı. İntiharı seçen birinin ardından üzülmenin ne kadar anlamsız olduğunu bilmediğim yaşlarda geziniyordum. Henüz on beştim.   
“Neyse” dedi. Bugünlük bu kadar yeter. Madem okul yok, eğer çalışmıyorsan haftaya yine gelirsin.”
Kapıdan çıkmak üzereyken AKM’nin önünde siyah bir Mercedes durdu. Şoför jet hızıyla arka kapıyı açtı. Açık kapıdan önce bir çift bacak ardından kürklü bir kadın göründü. Bize doğru birkaç adım atmıştı ki pahalı, tok bir sesle arabanın kapısı kapandı. Kadın bize doğru yürüdü. İnce pembe dudakları aralandı.
“Mogliani’nin sergisi buradaydı değil mi?”
Çaycı gördüğü şatafatın altında kalmış bir ses tonuyla “ Evet hanımım Amedeo Modigliani burada.”
Kadını içeri alırken bana sessizce “Bekle” dedi. Aradan bir iki dakika geçmişti ki elinde katlanmış bir kazakla geri döndü. “Al” dedi “Bu seni dünyadan korur.” Omzuma dokunup kazağı bir poşetin içine koyup “Görüşürüz” dedi.
Elimdeki poşetle biraz uzaklaştıktan sonra ne yapacağıma karar vermek için insansız bir köşe aradım. Ne mümkün, buranın adı dünyaydı. Ve insansız olan son kıta beş yüz yıl önce keşfedilmişti.
Poşetin içinden katlanmış kazağı çıkartırken A-4’de sarılmış bir şey yere düştü.
Üzerine çarpık bir yazı yazılmıştı.

“Kazak soğuktan, emanet dünyadan koruyacak.” 

Perşembe, Şubat 19, 2015

Türkiye Cinnet Cumhuriyeti!

Günlerdir bir fotoğrafa bakıyorum. Başında elektrot uçları, gözlerine yerleşmiş deli bakışlar… Jack Nicholson’ın Cinnet (The Shining) film afişinden daha beter… daha suçlayıcı hal, duruş.
Sanki bir şeyler söyleyecek hatta küfür edecekmiş gibi sert! Aslında hepimiz çok iyi tanıyoruz Lobna’yı.

Devletin o güzel bekası için, ceylan derisi, alttan ısıtmalı koltukların hürmetine şuursuzca insanların üzerine sıkılan gaz fişeklerinin ilk kurbanlarından biri. Sonrasını biliyorsunuz. Plastik mermi, TOMA’nın altına aldığı insanlar ve gelen ölüm haberleri. Çocuklarımızı katleden, sokak aralarında sıkıştırıp odunlarla döven, genç kızları palayla kovalayıp vuran esnafları… Polisler, polis yığınları…

Hep, dış mihrak iç mihrak dümeni adı altında yapılan politikalar… Kendi güvenlikleri için bürokraside kamyon yüküyle yer değiştirmeler. Değiştirdiğini değiştirmeler, bu olmadı yenisi gelsinler…
 Vicdandan bahsedip seçim propagandasında, çocuğunu katlettiğiniz annenin yuhalatılması… Roboski ve sır perdesi.

On işçinin yapacağı basın açıklamasına üç otobüs çevik kuvvet iki TOMA gönderme hassasiyetleri…

Türkiye’de işkenceyi biz bitirdik diye övünürken, karakollarda kör noktalara çekip işkence yapan polislerin köylü kurnazlıkları...

Hırsızlık, yolsuzluk, halkın parasını çalmalar dönüp sonra halktan oy isteyen yüzsüzlük mühürleri…

Bunların hiçbiri önemli değil!
Çünkü toplumun ahlak kodlarını değiştiriyorlar. Tüm bu rezilliği hazmetmemiz için bağırsaklarımıza bağırsaklar ekliyorlar. Aklımızla alay edercesine siyaset kusuyorlar.

Türkiye misafirperverdir: Savaştan kaçıp ülkemize sığınan Suriyeli göçmenleri dilenci yaptılar.
Gelen turist üçe satılan şeyi otuza alıyor. Esnaf bildiğin çakal.   

Barış Gelini Pippa Bacca dünyayı gezdi Kocaeli’nde tecavüz edip sonrasında boğup çalılara attık. Tabutunu özel uçakla yolladık. Rezil olduk dünyaya.

Müslüman, ahlaklı bir nesil yaratacağız diyorlar diğer yandan daha dün gece Göztepe maçı… Bir taraftarın cep telefonuyla polisleri çekmesine sinirlenen genç bir çevik kuvvet polisi Allah kitap aşağı indiriyor!

Doğaya düşman kapitalizme dost yurttaşlar dersinde dünya lideriyiz. HES’ler, Siyanürle altın aramalar, bazı ülkelerin yüzölçümünden daha fazla ağaç kemişliğimiz var örneğin.

Şu sıralar doğayla ilişkimizi Instagram üzerinden kuruyoruz. Harika!  

Belgrad Ormanı dendiğinde aklımıza kazınan tek şey tecavüz, cinayet. Halbuki sincapları ünlüdür!
Doğayı; köprü, rezidans, nükleer, cinayet, tecavüz aracı olarak kullanan millet haline geldik, getirildik.


Şimdi Lobna’nın fotoğrafına iyi bakın. Bu yazdıklarımızı, yaşadıklarımızı tek kelime etmeden anlatıyor. 

Pazar, Şubat 15, 2015

Dicle'den Özgecan'a

Bundan altı yıl önce sabah saatlerinde Boğaziçi Köprüsü üzerinde terk edilmiş bir araba ihbarı ile polis telsizleri işlemeye başladı. Taşıtı köprüden uzaklaştıran memurlar daha sonra arabanın içinde bir not bulurlar.
Annem, babam, Poyraz beni affedin çok acı var dayanamıyorum.
Plakadan aracın sahibi tespit edilir. Sonrasında güvenlik kameraları incelenir fakat hiçbir sonuç alınamaz. Arnavutköy Karakoluna çekilen arabadan hemen sonra bir taksi şoförü gelir ve köprü üzerinde bir kadının korkuluklara doğru yürüdüğünü söyler. İşte o kadın Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesiydi 
Dicle Koğacıoğlu.

Peki, ne oldu da ölümü? Yazdığı notta acının katlanılmaz olduğunu yazmıştı.
Bakın kitabında ne diyor Dicle Hoca: “Türkiye’de yaşayan kadınlar olarak hepimiz vücudumuzla ne yapacağımız konusundaki bin bir soruyla namus kurgusu üzerinden karşılaşıyoruz.

Kimimiz namus cinayetlerinden ölüyor, kimimiz giydiği eteğin boyu için dayak yiyor; başkaları oturma şekilleri hakkında çalıştığı atölye, ya da ofis sahibinden uyarı alıyor, namussuz olarak düşünülüyorsa pandik yiyor; bazılarımıza boşanırken çocuğunun velayeti verilmiyor, diğerleri verilmeyecek korkusuyla yaşıyor, bir başkamıza çalıştığı fabrikada kötü gözle bakılıyor, ötekine kötü gözle bakılacak diye çalışmasına izin verilmiyor.”
İktidarlar suya yazılan yazı kadar kalıcı olabiliyor ve her şeyin yüzde hesabı yapılamıyor maalesef. Dicle Koğacıoğlu üzerine düşündüğü, incelediği, araştırdığı toplumu tanıyordu. Yeni cinayetlerin ve onların yenilerinin de işleneceğini, yakalanırsalar iyi halden indirim alacaklarını, cezaevinde namus cinayeti işlediklerini söyleyip itibar edineceklerini… Bunların hepsini biliyordu.

Bu yazıyı Özgecan Aslan’a bağlayacağım ama aklımda şu soru işareti geziniyor.

Bu toplumun ahlakla ne zaman bağlantısını kestiler?

Değerlerimiz niye böyle avuçlarımızın içinden kayıp gidiyor?

Yoksa kapitalizm bizi çok mu çabuk tüketti?

Bozkurt işaretiyle fotoğraflar çektirip milliyetçiliğini sergileyen bu ‘babayiğitler’ üç gün sonra gencecik bir kızı alçakça katlettiler. Şimdi amberden yapılmış kürsülerden kükresin milletvekilleri ‘asıl milliyetçilik bu değil, bunların bizimle ilişkisi yok’ desinler. Kayıtlarını arasınlar küflü dosyalarda… Bulamadıkların da ancak içlerini rahatlatsınlar… Oh be desinler bizden değilmiş.


Aksine bizdenler, tam olarak bu toprağın vatandaşı bu katiller. Kapı komşumuz, kahvede çay içtiğimiz, okey attığında sinirlendiğimiz insanlar.
Biz artık kendi katillerini yaratan bir toplumuz! Bu böyle. Öncelikle bunu kabul edeceğiz. Yok diyen açsın haberleri izlesin, girsin internete şöyle bir dolansın. Kendi gerçeğimizle yüzleşmediğimiz sürece bu çukurdan çıkamayız.
Mevcut iktidar, sokaklar hareketlenince doğal refleksini gösterip susmaya başladı yine. Onlardan hayır yok. Üstelik ihale mantığıyla yönettikleri memlekette kendi gündemlerinin haricinde de başka bir şeyle ilgilenemezler.  
Dün Ali İsmail’in annesinin mahkemede söylediği şeyi bugün Özgecan’ın annesi mezarda dillendiriyor. ‘Çok acı çekmiştir. Keşke kurşunla öldürselerdi.’


Acı, insanların gencecik bedenleri üzerinde olgunlaştıkça annelerin söylemleri birleşiyor. Acı insanları birbirine perçinliyor. Canı az acıyan çok acıyana destek oluyor, olmaya çalışıyor. İşte bu acılardan, hüzne gark ettiğiniz toplumdan yurttaşlık bilinci doğacak. İyide ve kötüde yan yana gelmeyi öğreniyor insanlar. Sizin pis çıkar çarklarınıza karşı, ihaleci hırsız mantığınıza karşı, her demecinizin ucundan köşesinden sarkan eril dilinize karşı insanlar yeniden sokaklarda.  

Pazartesi, Şubat 09, 2015

Factotum



Eğer deneyecekseniz, sonuna kadar deneyin.

Eğer başka türlü düşünüyorsanız, hiç başlamayın bile.

Bu kız arkadaşlarınızı, karılarınızı, akrabalarınızı, işlerinizi kaybetmek anlamına gelebilir.
Ve belki de aklınızı.
Üç veya dört gün yemek yememek, hapse girmek, küçük düşmek veya yalnızlık olabilir.
Yalnızlık bir lütuftur.
Diğerleri ise sabrınızın.

Gerçekte ne kadar yapmak istediğinizin sınanmasıdır. Reddedilmeye ve en garip ihtimallere rağmen yaparsınız.

Ve hayal edebileceğiniz herhangi bir şeyden bile daha iyidir.
Eğer deneyecekseniz, sonuna kadar deneyin. Bunun gibi başka bir his yoktur.
Tanrılarla birlikte yalnız olursunuz.
Ve geceler, ateşle alevlenirler.
Hayatınızı kusursuz kahkahaya doğru yaşarsınız.
Bu mevcut olan en iyi savaşımdır.

Buko

43. Doğum Günüm için Şiir




… sabahleyin
Herkes dışarda
Para kazanmakta:
Hakimler, marangozlar,
Musluk tamircileri, doktorlar ,
Gazeteci çocuklar, polisler
Berberler, araba yıkayanlar,
Dişçiler, çiçekçiler
Kadın garsonlar, aşçılar,
Taksi şoförleri…

Sense,
Güneş
Gözlerine girmesin de
Sırtına vursun diye
Sol tarafına dönüyorsun.

Charles Bukowski

Cuma, Şubat 06, 2015

roman biter hayat devam etmez..

bir, bastım tekmeyi kırdım kapıyı çalışması olan teşne bugün itibariyle bitti. üç yıldan beri uğraşıyordum. iflahımı kesti, canıma okudu, canına okuduklarım oldu. açıkçası kanlı canlı bir şey oldu.

yaşadığımız günlerde bas'ı çok duyduğumuzdan "teşne" tiz'e eğilimli bir kitap olacak.
inş...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...